2012-2013 12.sınıf Türk Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları

14 Nisan 2013 Pazar Aktuel Filmm 0 yorum

2012-2013 12.sınıf Türk Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları (Ekoyay Yayınclık)
sayfa 4: 1.sorunun cevabında : din anlayışı,kültür farklılıkları,dil ,coğrafi konum gibi temeller ortaya atıldı…
hazırlık soruları
1. İslamiyetin gelişimi, kavimler göçü, göçebe hayattan vazgeçiş vs..

2.çağdaş bir devletin kurulması, Ankara'nın başkent olması,halkçılığın devlet programına girmesi, bilimsel ve laik anlayışa dayanan milli eğitimin öngörülmesi,kadının özgürlüğü gibi toplumun çehresini değiştiren oluşumlar sanat ve edebiyat çevrelerinde de derin etkiler yapar.

3. milli edebiyat dönemindeki eserlerin konuları Cumhuriyet döneminde devam etti.Atatürk ün kişiliği, ilkeleri anlatıldı.sevinçler acılar çoşkular işlendi.

sayfa 5: *çağdaş uygarlık seviyesine yükselmek.

*Eskiyi tamamen yok ederek yeniye ulaşmak

*Anadoluya(halka) yönelmek

SAYFA 9

1:siyasi temel;tanzimat fermanı, sosyal temel; medreselerin yıkılmış olması,fikri temel;şairlerin şarkla garp arasında kalması

2.Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında genel olarak Anadolu’ya yönelme görülür. Eserler Anadolu anlatılmış, aydınların Anadolu’yu tanımadıklarından bahsedilmiştir. Bu gibi şeylerle memleket anlayışı ortaya çıkmıştır.

3.Yenilikler: Gençlerin Anadolu’ya yönelmesi, sadece İstanbul’dan memleketin kurtulamayacağı işlenmiştir.

Anadolu’da Bir Gece: Anadolu’da ki sıkıntılar anlatılmıştır.

Tohum: Anadolu’ya yönelme işlenmiştir.

Aydınların halka yönelmesi ile birlikte kurtuluşun sadece İstanbul’dan olamayacağı anlaşılmıştır. Anadolu çoğu zaman yöneticiler ve aydınlar tarafından bir zahire ve asker deposu olarak görülmüş, gerekli hizmet devlet tarafından verilmemiştir. Yani Osmanlı’nın Anadolu’yu göz ardı etmesi aydınları Anadolu’ya dönük eserler vermeye itmiştir.

4.Cumhuriyetten önceki dönemlerde Anadolu çoğunlukla eserlere yansıtılmamıştır. Hikaye ve tiyatrolarda anlatılan olayların çoğu İstanbul’da geçmektedir. Cumhuriyetten önceki dönemler de anlatılacak olay yazar tarafından seçilir yazar olayı kurgular öyle anlatırdı. Yani yazılarda çoğunlukla sanat yapma amacı vardı. Cumhuriyetten sonraki dönemlerde ise sanat kaygısı güdülmeksizin doğrudan anlatım kullanılmıştır. Hayat olduğu gibi okuyucuya aktarılmıştır. (Türk Edebiyatında Anadolu ilk kez Çalıkuşu romanında anlatılmıştır.)

5.Genel olarak düşündüğümüzde insan topluluklarını millet yapan değerler:

- Ortak bir vatan

- Ortak bir dil

- Kültür ve Tarih birliği

- Ortak örf-adet

- Din, Ahlak

6.a) batı düşüncesinden etkilenilmiştir.Mesala bu tohum metnindede makineleşmekten bahsedilmiştir.ama ruh olmadan bir şey olamaz

b)varoluşculuk akımının etkisi vardır.Fakat manevi değerleri anlatan mistisizm akımının etkiside vardır.Çünkü batıdaki varoluşculuk akımı maneviyata karşıdır.Herşeyde önce insanın kendi özünü oluşturması gerektiğini savurunur varoluşculuk.

6.SORU=B SIKKI

VAROLUŞÇULUK AKIMININ ETKİSİ VARDIR.FAKAT MANEVİ DERĞERLERİ ANLATAN MİSTİSİZM AKIMININ ETKİSİDE VARDIR.ÇÜNKÜ BATIDAKİ VAROLUŞÇULUK AKUMU MANEVİYATA KARSIDIR.HERŞEYDEN ÖNCE İNSANIN KENDİ ÖZÜNÜ OLUŞTURMASI GEREKTİĞİNİ SAVUNUR VAROLUŞÇULUK.

—————

SAYFA 10

sayfa 10 etkinlik:dil;sade ve akıcıdır.zevk anlayışı;özentilikten kurtulmuş bir şekildedir.

———–

SAYFA 11

“Dilekçe ve Karşılaştırma” metinleriyle ilgilki olan bu sorularla ilgili olarak:

evet, birey kavramı ön plana çıkmıştır.

Evet ilişki kurulabilir, cumhuriyet ilkesinin sonucu olan kanun karşısındaki eşitlik, laik düşünce kişilerin duygu ve düşüncelerini rahatlıkla dile getirmesine yol açmıştır denilebilir.

Karşılaştırma metninde psikoloji ve psikiyatri bilimlerinden söz edilebilir.

varoluşculuk düşünce akımının etkisiyle ele alınabilir; çünkü kişinin varlığının farkına varması, birey olduğunu hissetmesi yani padişahın ya da başka bir şeyin kulu olmadığının farkına varması.

—————-

SAYFA=13

ÖLÇME DEĞERLENDİRM CEVAPLARI

1.SORU=

D

D

D

2.SORU=VAROLUŞÇULUK(BOŞLUK)

3.SORU=E SIKKI

4.SORU =B SSIKKI

ÖLÇME DEĞERLENDİRME

1.SORU=

Y

Y

D

2.SORU=PSİKOLOJİK(1.BOŞLUK)

PSİKİYATRİFK(2ÇBOŞLUK)

BATI(3.BOŞLUK)

EKONOMİK(4.BOLUK)

3.SORU=A SIKKI

4.SORU=ŞİİRDE HECE KULLANILMIS,DİL SADELEŞMİŞ,KONULARDA ANADOLU İŞLENMİŞ,ANADOLUYA YÖNELME BASLAMISTIR.ÇAĞDAŞLASMA İÇİN NELER YAPILMASI GEREKTİĞİNDEN BAHSEDİLMİŞ,KONU OLARAK VE EESERLERDE ATATÜRK ‘ÜN İLKELERİ BİR YOL OLARAK GÖRÜLMÜŞTÜR.

sayfa 13teki 8.metin soruları ve anlama-yorumlama

9. ulusçu,demokratik,özgürlükçü ve çoğulcu.Temel Amaç;dengeli,huzurlu,refah içinde toplum oluşması

10)a)din ve devlet işlerinin ayrılması.parçaya göre herkes dinini seçmekte,yerine getirmekte özgürdür.din işleri devlete karıştırılmamalı ibadeti siyasi sembol olarak düşünülmemeli.kişinin allahla arasında olandır.

b)din ve vicdn özgürlüğü var.din ve devlet işleri birbirinden ayrılır.

c)din konusunda herkesi özgür bırakıor.kimseye zorla din seçtirmior.bizim dinimiz yüce bir din olduğunu ve akla mantığa uyduğu

———-

Sayfa 14 ,

NURULLAH ATAÇ’ın EDEBİ KİŞİLİĞİ

Dilde sadeleştirme ve özleştirme hareketinin savunucularındandır. Türkçe’deki yabancı kelimeleri kullanmamış, dille düşünce arasında dolaysız bir ilişki olduğunu, somut düşünme geleneğinin doğabilmesi için kavramların saydam, hangi kökten geldiklerinin anlaşılır olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yol da, Ataç’a göre, Latince, Grekçe, Farsça, Arapça gibi yabancı dillerin eğitimini zorunlu kılmak başarılamayacağına göre, bunlardan alınan kelimelerin Türkçe’leştirilmesinden geçer.

Türk edebiyatında izlenimci eleştirinin ilk örneklerini verdi. Akşam’da tiyatro eleştirmenliği, Hakimiyeti Milliye, Ulus, Milliyet, Tan, Posta, Cumhuriyet, Son Havadis, Dünya gazetelerinde eleştiri yazıları çıktı. Denemeleri Türk Dili, Varlık, Yedigün, Ülkü, Seçilmiş Hikayeler dergilerindedir.

Motif kelimesinin anlamları (sayfa14)

1 . Yan yana gelerek bir bezeme işini oluşturan ve kendi başlarına birer birlik olan ögelerden her biri:

“Halı motifi. Danteldeki motifler.”

2 . edebiyat Bir eserde sık sık tekrarlanan süsleyici öge.

3 . müzik Bestenin bir parçasına çeşitli yönlerden birlik sağlayan belirleyici küçük birim:

“Melodi motifi.”- .

—————-

sayfa 16 hazırlık çalışması

1.tarihi belge ansiklopedik bilgilerden yararlanılır

2.okuyucuyu bilgilendirmek amaçtır.

3.3 şekilde kullanılır edebiyatta anlamı anafikirdir

4.özgürlük anlamında herkes dinini seçmkte özgürdür.

——————

16-20 karısık

İNCELEME

1-batıya doğru adlı metin batı ve doğu medeniyeti hakkında yazarın görüşlerini okurlara iletmek amacıyla yazılmıştır.

2-doğu-batı-doğulu-batılı-batı acunu(dünyası)-doğu doğudur batı da batı.

motifler-doğu ve batı dır.

b-bu motifler bir araya geldiğinde metinin temel düşüncesini oluştururlar.

c-motiflerin,metnin temel düşüncesini meydana getirmöek için bir plan dahilinde bir araya getirilmişlerdir.örnek cümle-doğu doğudur,batıda batı-biz de bir doğululuk,batılılardan bir başkalık var.

3-girişoğululk ve batılılık ne dir?

gelişme-batı medeniyeti ve kökenleri

sonuç:batılı olunmalıdır.

4:bu metinde ele alınan Batı ve batı medeniyeti,batılılaşma günümüzün öğretici metinlerinde işlenmektedir.çünkü tazminattan beri yüzünü batıya dönen türkiye hala batı medeniyetini örneek almayaa devam etmektedir.bugün AB ye katılmak için aday ülke olması,metindeki temanın canlılığının işaretidir.

5:metinin teması-batılılaşmak

sosyal hayat unsurları-batı kültür ve medeniyetinin örnek alınması ve buna göre şekillenen sosyal hayat.

çıkarlarımız.cumhuriyet döneminde benimsenen ve yapılan ink.larla birlikte çağdaşlaşmak amacıyla batı kültür ve medeniyeti örnek alınmış fakat yanlış batılılaşma tanzimat döneminde de olduğu gibi o dönmn yazarlarınca eleştirilmiştir.

6:metinde yazıldığı dönemin ssosyal ve siyasi akımı olan batılılaşma etrafında kaleme alınmıştır.

7.tablo

açık-aşık anlatıma sahiptir

duru-gerekssiz sözcükler kullanılmamıştr.

akıcı-söyleyiş olarak akıcılık vaardır

tutarlı-savunulan görüşler baştan sona tutarlıdır.

süslü sanatlı-sade ve sanatsız bir anlatımı vardır.

objektif-yazarın görüşlerini yansıttığı için subjektiftir.

1.etkinlik

1.gurp

doğululuk-batılılık-batı,yunan,latin uygarlığı-erdem-gelenek

2.grup

doğu-batı-orta çağ-yenileşme çağı-masal

3.grup

bir kurt düştü içimize-bizim elimiz,kemiğimiz başka mı?

8.soru

yazarın kelime tercihine dikkat edildiğinde yaaşayan canlı sade bir dil türkçenin olduğu dikkat çekmektedir.çünkü cumhuriyet dönmde sade bir türkçee ile insanın her halini ifade etmesi amaçlanmıştır.

9.tablo

pastoral:———–

epik:—————

lirik:batıyaa gidiyoruz,gideceğiz.

mizahi:gidiyoruz batıya doğru.birkez çıkmışız yola kimse durduramaz artık.

duygusal:bizim etimizz kemiğimiz başka mı?

öğretici:metinn taamam mı na yakını öğretici anlatıma sahiptr.

10.etkinlik

batıyaa doğru metin yapı tema dil ve anlatım bakımından deneme geleneğine sahiptir.

——————

17.sayfa:

1-doğu-batı kıyaslaması yapmak, batıyı üstün kılan değerleri göstermek için yazılmış.

2-a)doğu,batı,değer,düşünme,bilgi,biz

b)anafikri ortaya koyma görevi üstlenmiştir.

c)kıyaslama

3-

Giriş:Batı başkadır, Doğu başka.

Gelişmeoğulu olmayı üstünlük sayardık ama öyle değilmiş.Şimdi doğulu olmayı eksiklik sayıyoruz.Batılı olmaya çalışıyoruz ama olamıyoruz.Yanlışımız sadece bugünkü batıyı öğrenmeye çalışmamızdır.Batının dayandığı temelleri öğrenmememizdir.

sonuç:Batılı olmak istiyorsak sadece bugünkü batıyı değil onun temellerini ve geçirdiği aşamaları da öğrenmeliyiz ve yaşamalıyız.

4) ele alınıyor çünkü batılılaşma devam ediyor.

5)Metnin teması:Batılı olmak bugünkü batıyı anlamakla olmaz.

Cumhuriyet dönemine….:Toplumsal hayatta devrimlerle meydana gelen değişiklikler

Çıkarımlar:Şekil olarak batılı olmakla iş bitmiyor, kafa yapısıyla da batılı olmak gerekir.

6)Batılıcılık

7-a)açık

duru değil kelime tekrarları var

tekrarlar var akıcı ama akıcı diyebiliriz.

tutarlı.

sade bir dil

öznel bir bakış açısı

b)yazarın herhangi bir konuda duygu ve düşüncelerini açık,akıcı, duru ve tutarlı bir şekilde ispatlama kaygısı gütmeden, öznel yargılarla anlattığı yazı türüne deneme denir.

8)Dilimizdeki arapça ve farsça kelimelerin atılması, dilin sadeleşmesi ve bazı kelimelerin yerleşmesi bakımından yazar zorlama bir dil tercih etmiştir.örneğin acun,kanı,erek,dörütmen,büğünkü

——————-

Sayfa 18

4)Günümüz eserlerinde batıya yönelme devam ediyor.

5)Metnin teması:Batılılaşma

Cumhuriyet dönemine ait sosyal hayat unsurları : Batının örnek alınması gerektiği ve buna göre hareket etmemiz gerekir.

Çıkarımlarımız: Batıyı anlamak için batının gereklerini bilmemiz gerekir.Batının bilim dallarındaki yeniliklerini almamız gerekir.

——————–

Sayfa 19

6)(sosyal-siyasi) batılılaşma akımı etrafında ele alınmıştır.

7)Açıktır.

durudur.

akıcıdır.

tutarlıdır.

süslü(sanatlı)değildir.

Objektif değildir.Subjektifdir.

—————————–

sayfa 20

1. paragraf:öğretici

2.paragraf:mizahi

3.paragraf:duygusal

diğer paragraflar öğretici

öğretici anlatım türü ağır basmaktadır.

nesir geleneğine(deneme) aittir.

12-işlemezdi.Çünkü yazar öznel bir bakış açısıyla temayı ele almıştır.Bir başka yazar batının doğuyu örnek alması gerektiğini savunabilirdi.

Batının teknik olarak gelişmesine rağmen bazı değerlerini kaybettiğini, bu değerler bakımından bize özendiğini dile getirebilirdi.örneğin aile kavramının batıda yokolduğunu,batılıların rahat yaşama uğruna çocuk yapmak istemediklerini, bu yüzden avrupa nüfusunun hızla azaldığını dile getirebilirlerdi.

——————-

sayfa 23

soru 1

1)nizam-ı cedit ordusu kurldu.

2)giderleri karşılamak için nizam-ı cedit hazinesi kurldu.

3)tersane ıslah edildi.

4)avrupanınönemli merkezlerinde sürekli eliçlikler açıldı.

5)resmi devlet matbaası kurldu.

6)fransızca devletin ilk resmi yabancı dili olarak kabul edildi.

2012-2013 12.Sınıf Türk Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları-Cumhuriyet döneminde Öğretici Metinler sayfa 40-48
Sayfa 40  fıkra
1.       "Ben Ne Biçim Adamım" adlı metnin teması: İnsanın kendini tanımaması
1.Etkinlik
a)giriş: Kendini anlamaya çalışanın olup olmadığı sorulmuş
  Gelişme:  geçmişte kendini tanım adına yapılmış uygulamalar ve insanın dış dünyayı anlamak için yaptığı çalışmalar, kendini tanımamanın doğurduğu sonuçlar  anlatılmış.
Son uç : İnsanın kendini bilmesiyle birçok sorunun cevabını bulacağı anlatılmış.
b) Her birim metnin temasını ortay koyan  bir özellik taşımaktadır.
2. Sokrates, eski Greklerin Delf Mabedinde yazılı olan  “Ey insan kendini bil” sözünü çok tekrar edermiş.
Saint Augustin: insanlar dağarlın zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük nehirleri ve engin okyanusları temaşa etmek için seyahat ederler fakat en büyük mucize olan kendi kendilerini görmeden gelip geçerler.
Gustave Flabert : Kimse kimseyi anlamıyor.
Bu görüşler insanın kendini tanımada yeterli adımı atmadığını dile getiriyor. Bu düşünceler günümüzde de güncelliğini korumaktadır.
3.Hasta, muayene,dost medihleri, düşman hükümleri, temaşa etmek, ıcığını cıcığını çıkarmak, insan muamması…..bu kelime türleri ve kavramlar metnin türü ve temasıyla ilgilidir. Fıkrada günlük dilin sadeliğini görürüz.
4.  bu sayılan anlatım biçimleri metinde kullanılmıştır. Hem öğretici hem duygusal hem de mizahi anlatım unsurları görülmektedir.

5.
 Peyami  Safa’nın Edebi Kişiliği
Yazın yaşamına 20. Asır'daki öyküleriyle başlayan Peyami Safa, tam 43 yıl, hemen hiç ara vermeden Türkiye'de yayımlanan hemen tüm gazete ve dergilerde çeşitli zamanlarda fıkra, makale ve romanlarını yayımlamış, son derece verimli bir yazar olmuştur. Kendi kendini yetiştirmiş bir kişi olan Peyami Safa, çağın düşünce akımlarıyla ilgilenmiş, siyasal sorunlar karşısında tavır almış, bu yüzden Türk basınında derin izler bırakan polemiklere girişmiştir. Bunlar arasında en ünlüleri Nâzım Hikmet, Nurullah Ataç, Sabiha ve Zekeriya Sertel ve Aziz Nesin'le yaptığı kalem kavgalarıdır.
İlk uzun öyküsü Gençliğimizi 1922 yılında Peyami Safa, para kazanmak amacıyla yazdığı kimi yapıtlarında, ilk defa ağabeyi İlhami Safa'nın takma ad olarak kullandığı annesinin Server Bedi adını benimsemiş, bu takma adla 80'e yakın ün vermiştir. Bunlar arasında en sevilenler Cingöz Recai macera romanları ile Cumbadan Rumba'ya adlı romanı olmuştur.
Peyami Safa, Türk kültür yaşamında yayımlandığı yıllarda hayli etkili olmuş Hafta, Kültür Haftası (1936 - 21 sayı) ve Türk Düşüncesi (1953 - 1960, 63 sayı) dergilerini çıkarmıştır.
6. Yazar, eserlerinde psikolojik tahlillere  yer verir.  İnsanın iç dünyasını yansıtmada  başarılı bir yazardır. Bu metin de insan psikolojisi ile ilgili bir metindir.

2.       ETKİNLİK.
A.

ANA DÜŞÜNCE
DİL VE KÜLTÜR
DİL VE KÜLTÜRÜN TOPLUM AÇISINDAN ÖNEMİ
ÜSKÜP’TE TÜRK EVLERİ
ÜSKÜP’TE TÜRK KÜLTÜRÜNÜ YANSITAN ESERLERİN ÖNEMİ
BİR HATIRA
ATATÜRK’ÜN  TÜRK TARİHİNİN ARAŞTIRILMASINA VERDİĞİ ÖNEM
BEN NE BİÇİM ADAMIM?
İNSANIN KENDİNİ TANIMADIĞI

B.Bu temalar günümüz metinlerinde de ele alınıp işlenen kon ular arasındadır.
c. metinlerdeki düşünceler başka iletişim araçlarıyla da ifade edilebilir.

Cumhuriyet Döneminin sosyal, siyasi, kültürel ve
Tarihi Unsurlarıyla ilişkisi
Dil ve Kültür
Cumhuriyet döneminde Türk kültürünün araştırılması için ciddi çalışmalar yapılmıştır.
Üsküp’te Türk Evleri
 Tarih ve kültür alanındaki çalışmaları yansıtıyor
Bir hatıra
Atatürk2ün Türk  tarihine verdiği önemi yansıtıyor.
Ben Ne Biçim insanım?
Sosyoloji ve psikoloji alanındaki çalışmaları destekliyor.

7. metinlerin her biri farklı bir türün özelliklerini gösteriyor. Dolayısıyla metnin türü ile  metnin anlatımı arsında direk bir ilişki vardır.
                                   Anlatım Özellikleri( Açıklık, duruluk, akıcılık ve tutarlılık)

Dil ve Kültür
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.

Üsküp’te Türk Evleri
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.

Bir Hatıra
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.

Ben ne Biçin Adamım?
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.

                                                    Metnin bağlı olduğu gelenek
Bir Gece Yarısı
Cumhuriyet dönemi deneme geleneği
Dil ve kültür
Cumhuriyet dönemi makale geleneği
Üsküp’te Türk Evleri
Cumhuriyet dönemi gezi yazısı geleneği
Bir Hatıra
Cumhuriyet dönemi hatıra geleneği
Ben Ne Biçim Adamım?
Cumhuriyet dönemi fıkra  geleneği


Deneme
Ø  İnsanı ilgilendiren her şey denemenin konusu olabilir.Konu sınırlaması yoktur.
Ø  Denemeci bilgiçce bir tutum takınmaz,okuyucu ile sıcak bir iletişime geçer.
Ø  Deneme yazarı ,yazısını konuşma havası içinde yazar.
Ø  Deneme makalede olduğu gibi öne sürülen bir görüşü ,bir düşünceyi kesin ve değişmez bir sonuca bağlamaz.
Ø  Deneme yazarı konusunu işlerken bir düşünceden diğerine geçer
Makale
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmalıdır.
• Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.
Gezi Yazısı
Ø  İnsanı ilgilendiren her şey denemenin konusu olabilir.Konu sınırlaması yoktur.
Ø  Denemeci bilgiçce bir tutum takınmaz,okuyucu ile sıcak bir iletişime geçer.
Ø  Deneme yazarı ,yazısını konuşma havası içinde yazar.
Ø  Deneme makalede olduğu gibi öne sürülen bir görüşü ,bir düşünceyi kesin ve değişmez bir sonuca bağlamaz.
Ø  Deneme yazarı konusunu işlerken bir düşünceden diğerine geçer.
Hatıra
1 - Yaşanmakta olanı değil, yaşanmış bir konuyu anlatır.
2 - İnsan belleğinde iz bırakan olay ve olguları anlatır
3 - Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.
4 - Tanınmış, bilim, sanat ve politika adamlarının yaşamlarını çalışma ve
araştırmalarını anlatır.
5 - Yazarın unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.
6 - Geçmiş birinci kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.
Fıkra
Düşünce yazılarıdır. Giriş, gelişme ve sonuç şeklinde bölümleri vardır.
Toplumu yakından ilgilendiren günlük olaylar işlenir.Konu kısa, yüzeysel; ama ustaca bir üslupla işlenir.Konu hakkında bilgi vermek değil, okuru düşündürmek esastır.Yazar kişisel görüşlerini ileri sürdüğü için ispatlama gereği duymaz.Serbest bir üslubu vardır, okuyucuyla içten bir bağ kurularak rahat bir anlatım yolu izlenir.Etkileyici bir anlatım kullanılır.Kolay anlaşılan ve okunan gazete yazılarıdır.Örneklemeden olabildiğince yararlanılır.

 sayfa 46. ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME
A 1. Öğretici metinlerde günlük konuşma dilindeki Türkçe sözcükler, halk söyleyişlerindeki tamlamalar kullanılır; Arapça ve Farsça sözcüklere fazla yer verilmez.
2. Bu dönem yazarları, öğretici metinlerde terim ve kavramları, gündelik hayata ait sözcük ve sözcük gruplarını kullanarak edebi bakımdan güçlü bir anlatıma ulaşmayı amaçlarlar.

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı öğretici metinlerinde yazı dilinin konuşma diline yaklaştırılması, açık ve sade bir dilin kullanılması daha fazla okura ulaşılması amaçlanmıştır.

B. boşluk doldurma
.1..... gezi yazısı....
  2. ......makale..... 
 C.1. E,
     2.A,

Sayfa 47
                                             ÖLÇME    VE  DEĞERLENDİRME
1. Öğretici metinlerde günlük konuşma dilindeki Türkçe sözcükler, halk söyleyişlerindeki tamlamalar kullanılır; Arapça ve Farsça sözcüklere fazla yer verilmez.
Bu dönem yazarları, öğretici metinlerde terim ve kavramları, gündelik hayata ait sözcük ve sözcük gruplarını kullanarak edebi bakımdan güçlü bir anlatıma ulaşmayı amaçlarlar.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı öğretici metinlerinde yazı dilinin konuşma diline yaklaştırılması, açık ve sade bir dilin kullanılması daha fazla okura ulaşılmasını sağlamıştır.
2.AÇIKLIK: Bir cümlenin ya da metnin kolayca anlaşılabilir olmasına açıklık denir. Açık metin, anlatıcının anlatmak istediğini eksiksiz ileten metindir. Açık olamayan bir anlatım, anlatıcının anlatmak istediklerinin ya hiç anlaşılmamasına ya da eksik ve yanlış anlaşılmasına neden olur. Bir cümleden, birbirinden farklı iki anlam çıkıyorsa ya da o cümle hiç anlaşılamıyorsa bunun nedeni, anlatıcının, açıklık ilkesine uymamasıdır.
DURULUK: Duruluk anlatımda gereksiz sözcük, söz grubu ve eklere yer verilmemesidir. Sözlü ve yazılı bir anlatımda cümleden herhangi bir sözcük çıkarıldığında cümlenin anlamında daralma olmuyorsa  o sözcük gereksiz kullanılmış demektir. Duru cümle, anlatılmak istenenleri en az sözcükle anlatan cümledir.
Tutarlılık: Tutarlılık, duygu ve düşüncelerin aralarında herhangi bir çelişkiye yer vermeyecek şekilde, birbiriyle uyumlu bir şekilde verilmesidir. Bu açıdan iyi bir metinde cümleler birbirini destekler, daha anlaşılır hâle getirir. Tutarlılık, yazarla okur arasındaki iletişimde temel öğelerdendir. Çünkü metnin okur tarafından kabul edilmesi, düşüncelerin tutarlılığıyla doğru orantılıdır.
3…
B.
 1. TEMA
2. FIKRA
3.D,D,Y
Ç
1..C HİKAYE
2. A SADE BİR DİL KULLANILMIŞTIR
3. E TEVFİK FİKRET
4. C. DENEME
5. C ELEŞTİRİ
6. D


3. ÜNİTE CUMHURİYET DÖN. HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER
ÖZ (Saf)ŞİİR 1920-1940
HAZIRLIK  sayfa 50-51-52-53
* Milli edebiyat Dönemi şiiri ve dil anlayışı hakkında  araştırma yapınız.
* MİLLİ EDEBİYAT AKIMINDA ŞİİR
Edebiyatımızda halkın anlayabileceği bir dille, halk için yazmak ilkesi Tanzimat döneminde Şinasi ile başla­mıştır, Şinasi'nin, daha çok düzyazı dili üzerinde dur­makla birlikte şiirlerinde de elinden geldiğince Türkçe sözcükler kullanmaya çaba gösterdiği görülür.Ziya Pa­şa ise şiirimizin halk diliyle ve hece ölçüsüyle yazılma­sı gerektiğine dikkatleri çekmiştir. Ancak, sanat yapma kaygısının ağır basması bu girişimlerin sürdürülmesini engellemiştir. Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemlerin­de ise şiir dili konuşma dilinden iyice uzaklaşmış, aruz ölçüsü egemenliğini sürdürmüştür. Tanzimat'ta ortaya konulan, halk için yazma ilkesini ye­niden canlandıran halk içinden yetişmiş bir şair olarak Mehmet Emin Yurdakul olmuştur.
Ancak Servet-i Fü­nun şiirinin tutunduğu, sevildiği sırada halkın anlayabi­leceği bir dille ve halk şiiri ölçüsüyle şiir yazmayı be­nimsetebilmesi oldukça güç bir iş olmakla birlikte bu güçlükten yılmayan Mehmet Emin, "Türkçe Şiirler" adlı kitabıyla edebiyatımızdaki yerini sağlamlaştırmış, ko­nuşma Türkçesini ve hece ölçüsünü savunanlarca des­teklenmiştir.
Mehmet Emin'den sonra 1911'de Genç Kalemler dergi­sinde Turan adlı şiirini yayımlayarak "Bütün Türkçülük" düşüncesini benimsediğini duyuran Ziya Gökalp (1876-1924), şiirde hece ölçüsünü ve Türkçeyi yerleş­tirmekte Mehmet Emin'den daha etkili olmuştur. Milli Edebiyat hareketinin kendini benimsettiği yıllar olan 1911 ile 1917 yılları arasında ise değişik eğilimle­rin bir arada olduğu göze çarpmaktadır. Milli edebiyat şairleri kendilerini kabul ettirmeye çalışırken, Fecr-i Ati şairleri ünlerini sürdürdükleri gibi, Servet-i Fünun şiirini yaratanTevfik Fikret veCenap Sahabettin in de şair­lik güçlerini ellerinde tuttukları dikkati çekiyor. Ayrıca Fecr-i Ati topluluğunun dağılmasıyla, topluluk şairlerin­den kimileriyle, genç kuşak şairlerinden kimilerinin Mil­li Edebiyat anlayışı dışında yeni hareketler yaratma gi­rişiminde bulundukları görülmektedir. Bazı genç şairler, Nayiler adı altında, yeni bir edebi ha­reket yaratmak için ortaya çıktılar. Bunlar, edebiyatta millilik ayrıcalığını Genç Kalemler'e bırakmamak için, edebiyatın milli oluşunu "milli geçmişe bağlanış"ta gö­rerek, Anadolu'daki Türk edebiyatının ilk devirlerine in­meyi ve böylece, XIII. asrın büyük mutasavvıfları olan Mevlana Celaleddin-i Rumi ile Yunus Emre'nin şiirlerin-deki samimi ifadeli, lirik ve mistik atmosferi kendi şiirle­rinde de yaşatmayı denediler. Onlara göre, estetik he­yecan ile dili ve üslubu tabii bir şekilde birleştirmek, sa­de ve samimi bir ifade tarzı bulmak ve bundan doğan iç ahengi değerlendirmek gerekir. Bu topluluğun ömrü çok kısa sürmüş, düşüncelerini gerçekleştirebilecek değerde eserler veremeden dağılmıştır.
Aynı yıl ortaya çıkmış olan bir edebi eğilim de, yabancı bir geçmişin bir kaynağına yönelerek, Türk edebiyatını esasından batılılaştırmak için, doğrudan doğruya "Eski Yunan edebiyatını örnek edinmek" eğilimidir. Yahya Kemal ile Yakup Kadri'nin temsile çalıştıkları ve Eski Ak Deniz Havzası (bölgesi) Medeniyeti ile ilgili olduğu için "Havza Edebiyatı" veya "Nevyunanîlik" adını verdik­leri ve ilk örneklerini Yahya Kemal'in "Sicilya Kızları" ve "Biblos Kadınları" adlı şiirleri ile Yakup Kadri'nin "Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri" ad­lı nesrinde bulan bu eğilim de, devrini etkileyecek bir gelişme gösterememiştir.
Yine aynı yıllarda, şiirin genel durumundaki bu karar­sızlıktan başka, milli bir edebiyata taraftar şairlerin şiir anlayışında da tam bir birlik görülmez. Milli Edebiyat hareketince şiirin şahsi bir mesele olarak sayılması üzerine, Milli Edebiyat deyiminden bazı şairler konuca "eski Türk tarihine, efsane ve geleneklerine bağlanma­yı" anlayarak bu tarzda şiirler yazarken (Mehmet Emin, Ziya Gökalp); bazıları "Osmanlı İmparatorluğu'nun par­lak devirlerini yaşatmaya" çalışıyor (Yahya Kemal, Enis Behiç); bazıları da, millileşmeyi "halk şiirine bir dönüş" sayarak, halk nazım şekilleri ile şiirler yazıyor (Rıza Tevfik, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya) ve hemen hepsi, (Mehmet Emin, Ziya Gökalp hariç) ferdiyetçi bir sanat anlayışı içinde, yalnız kendi duygu ve hayal dün­yalarını işliyorlardı.
Nihayet, milli bir edebiyata taraftar şairlerin bu dağınık yönlerdeki çalışmalarını birleştirmek gayesi ile 1917 yı­lı haziranında, "Şairler Derneği" adlı bir dernek kurul­du. Fakat üyeleri arasında tam bir anlaşmaya varılama­dı. Nitekim dernek, "istedikleri sanat anlayışını benim­semekte" üyelerini serbest bırakarak, onlardan, sade­ce, "konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılması­nı" isteme kararını alabildi. Kuruluşundan başlayarak bütün edebi hareketlere sayfalarını açık tutan Servet-i Fünun'un da bu harekete katılması ve Yeni Mecmua (1917), Büyük Mecmua (1919) ve Dergâh (1921) der­gilerinin sürekli yayınları ile şiirde dil ve ölçünün milli­leştirilmesi meselesi (Y. Kemal gibi bazı istisnalarla), Cumhuriyetin ilanından önce, tamamıyla gerçekleşti. İlk şiirlerinde Osmanlıcayı ve aruzu kullanıp konuşulan Türkçeye ve heceye sonradan bağlananlar çoğunlukta olduğu için, bu devrin şairlerinin şiirlerindeki dil ve ve­zin ikiliği belirli ve ortak bir özelliktir. Ancak, 1917 tari­hinden sonra, genç şairlerin şiirlerinde konuşulan Türkçenin en güzel örnekleri verilmiştir. Birkaç yıl gibi çok kısa bir süre içinde elde edilen bu büyük başarıda, "He­cenin Beş Şairi" olarak adlandırılan şairlerin (Halit Fah­ri, Enis Behiç, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz) geniş payları vardır.
Şiirlerini 1918'den sonra yayımlamaya başlayan Yahya Kemal ise daha değişik bir çizgide görülür. Milli Edebi­yat hareketinin ilkelerine tam olarak uymamakla birlikte konferanslarıyla hareketi desteklemiştir. Tarihte Os­manlı imparatorluğu'nu temel alan Yahya Kemal, Birin­ci Dünya Savaşı sonlarındaki yenilginin çöküntüsünü yaşayan Türkleri güçlendirmek için ulusal tarihi tema alan şiirler yazmıştır. Tarihe yönelik temaların yanında sonsuzluk, aşk ve ölüm en çok işlediği konulardır. Özel­likle tarihsel temalı şiirlerinde Divan şiiri koşuk biçimini kullanan Yahya Kemal "Ok" şiiri dışında hep aruz ölçü­sü kullanmıştır. Koşuk biçimleri gibi dili de şiirlerin te­masına göre değişir. Tarihsel temalı şiirlerinde, yansıt­tığı döneme uygun bir dil kullanırken, konuşma Türkçesinin güzel örneklerini verdiği şiirleri de vardır. Dile olan egemenliğiyle şiirimize değişik bir söyleyiş getirmiştir.

Milli Edebiyat şairlerinin eserlerinde aşağıdaki özellikler görülür:
1. "Halka doğru" ilkesi gereğince ilk kez ulusal kay­naklara dönülmüştür.
2. Yalın bir dil kullanılmıştır.
3. Hece ölçüsü esas alınmıştır.
4. Halk şiiri nazım biçimlerinden yararlanma yoluna gidilmiştir.
5. Şiirlerde doğa ve yurt güzellikleriyle birlikte yurtse­verlik, kahramanlık konuları işlenmiştir.
6. Şiire romantik bir söyleyiş egemen olmuş, toplum­sal sorunlara pek yer verilmemiştir.
7. "Beş Hececiler" topluluğu önemli bir çıkış olmuştur.

BEŞ HECECİLER
Şiire aruzla başlayan, Ziya Gökalp'ın etkisiyle Milli Ede­biyat akımına bağlanan ve 1917'den sonra ortaya çı­kan, bir topluluk oluşturmayan, aynı özellikleri taşıdık­ları için "Beş Hececiler" adıyla adlandırılan "Hecenin Beş Şairi" şu sanatçılardan oluşmaktadır: Orhan Seyfi Orhon Faruk Nafiz Çamlıbel Halit Fahri Ozansoy Enis Behiç Koryürek Yusuf Ziya Ortaç
Bu şairler 1917'de Selanik'te "Genç Kalemlerle başla­yan Milli Edebiyat akımının ilkelerine bağlı olarak, halk şiirimizin özelliklerinden, yerli kaynaklarımızdan yarar­lanarak, şiirimizin aruzdan heceye geçişinde önemli rol oynamışlardır. "Beş Hececiler" adıyla tanınan bu sa­natçılar, Milli Edebiyat döneminde sanat hayatlarına başlamıştır; ancak asıl ürünlerini Cumhuriyet dönemin­de vermişlerdir.
"Beş Hececiler" olarak tanınan bu şairlerin eserlerin­de özetle şu özellikler görülür:
1. Bireysel konuları ve yurt güzelliklerini anlatma
2. Anadolu'ya romantik bir tutumla yaklaşma
3. Sade bir dille yazma
4. Hece ölçüsünü kullanma ve Halk şiiri geleneğinden yararlanma
* Derste kullanılmak üzere bir gazel örneği getiriniz.
Gazel
Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım
Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdım

Gamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi
Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdım

Seyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin
Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdım

Ma'mûr idügin bilmez idim böyle harâbât
Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdım

Sihr etdiğini senden işitdim yine Nef'î
Yoksa sözünü hep senin i'câz sanırdım
                                          Nef’i
AÇIKLAMA

Yabancıya bakmadığından ben nazlı sanırdım
Ama çok alakalıymış aşığa ben az sanırdım

Gülümsenle cihana beni rezil eyledin
Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdım

Yüzünün aynadaki yansımsını görmesem
Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdım

Yapıcı olduğunu bilmezdim böyle harap olmuş
Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdım

Sihir yaptığı yeni senden işittim
Nef'i yoksa sözünü hep icaz* sanardım

*Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas, Necip Fazıl Kısakürek, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatları, edebi kişiliği ve fikirleri hakkında araştırma yapınız.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da doğdu.İstanbul'da Ravaz-i Maarif İbtidaisi'nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı.
Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul'da öldü.
Öykü Kitapları
Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hik(yeler (Kitaplaşmayan iki hikâyesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983).

Ahmet Muhip Dranas
909 yılında Sinop'un Salı köyünde dünyaya geldi. Ankara Erkek Lisesi'ni bitirdi. Lisedeki edebiyat öğretmenleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir sevgisinin gelişmesinde etkili oldular. Ankara Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çalıştı(1930-1935). Ankara Hukuk Fakültesi'ne iki yıl devam ettikten sonra İstanbul'a gitti, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi ve burayı bitirdi. Güzel Sanatlar Akademisi Kütüphane müdürlüğü yaptı. Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi resim yardımcılığında bulundu.
1938'de Ankara'ya döndü ve CHP Genel Merkezi'nde Halkevleri Kültür ve Sanat Yayınları'nı yönetti. Ağrı dolaylarında askerlik görevini yaptıktan sonra, Ankara'da Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü, Kurum Başkanı (1957-1960), daha sonra İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi oldu. Devlet Tiyatrosu Edebî Kurul Başkanlığı, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Politikaya atılarak Zafer gazetesinde yazılar yazdı.
Birkaç kez DP'den milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Yayımlanan ilk şiiri, Ankara Lisesi'nden Muhip Atalay imzasıyla Milli Mecmua'da çıkan "Bir Kadına" adlı şiirdir 15 Eylül 1926. Sonra kendi imzası ile çeşitli dergilerde şiirler yayımladı.
Çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleri, 1974 yılında İş Bankası Kültür Yayınları arasında, "Şiirler" adı ile çıktı. Ayrıca "Kırık Saz" adlı eseri de çıkmıştır.
21 Haziran 1980'de Ankara'da öldü. Vasiyeti üzerine Sinop'un Salı köyünde toprağa verildi.
Ahmet Muhip, Cahit Sıtkı Tarancı ile şiirde ahenge ve sese önem vermişlerdir. Örneğin Kar şiirinde Ahmet Muhip sesi ön plana çıkarırken Olvido adlı şiirinde ne sesi anlama ne de anlamı sese baskın kılmıştır.
Hece şiirinin son kuşağı denilebilecek şairler arasında Ahmet Muhip Dıranas, çağcıl Batı şiirine (Baudelaire, Verlaine) en yakın, kendinden bir iki kuşak sonrası şairler üzerinde, az sayıda şiirle bile olsa, uzun süre etkili olan bir şairdir. O da hocası Tanpınar gibi az yazmış, seyrek yayımlamış, şiirlerini şiire başladıktan nerdeyse elli yıl sonra (1974) kitaplaştırmıştır. Gerek Fransız şiiri, gerekse kendinden önceki kuşaktan ustaları Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar'dan aldığı etkileri sanatına yedirerek özgün bir şiire ulaşmıştır. Hece ölçüsü sınırlarında kalarak ama durak ve vurgu yerlerini değiştirerek gelenekselde çağdaşlığı yakalayan, çağrışım gücü yüksek, yurdu, insanı ve doğası ile barışık, alışılmadık deyiş örgüsüyle unutulmaz şiirler yazmıştır. Şiirlerinde aşk, tabiat, ölüm, hatıralar, sığ olmayan bir anlatımla ve düşündürücü boyutlar içinde verilmiştir.
Yayımlanmış kitapları
Yazılar. Adam Yayınları, Haziran 1994.
Oyunlar Gölgeler, Çıkmaz, Finten. Adam Yayınları 1995, İstanbul
Yazılar, Toplu Yazıları. YKY 2000, İstanbul
Şiirler. YKY Kasım 2006.
Eserleri:
Şiir
Şiirler (1974)
Kırık Saz (1975 T. Fikret'ten).
Oyun
Gölgeler (1947)
O Böyle İstemezdi(1948 - Bu iki oyun Devlet Tiyatrosu ile İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda oynanmıştır).
Çeviri Oyun
Aptal (1940 - Dostoyevski'den uyarlayanlar F. Neziere / S.W. Bienstock).
İnceleme
Fransa'da Müstakil Resim (1937 - İki Cilt C. Sıtkı ile birlikte).
Şiir çevirileri
Çalar Saat - Charles BAUDELAIRE 1
Cahit Sıtkı Tarancı - (1910-1956)
Diyarbakır'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Mülkiye Mektebi'nde okudu. Paris'e gitti. ikinci Dünya Savaşı çıkınca geri döndü. Çevirmenlik yaptı. Ağır bir hastalığa yakalandı. Viyana'ya götürüldü. Orada öldü. Ankara'ya getirilip toprağa verildi. Otuz Beş Yaş şiiriyle ün yaptı. Hayat, aşk ve ölüm, şiirlerinin başlıca temalarını oluşturmaktadır. Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası adlı şiir kitapları bulunmaktadır.
Ziya Osman Saba
Ziya Osman Saba, cumhuriyet dönemi şair ve yazarı (30 Mart 1910, İstanbul-29 Ocak 1957, İstanbul).
Yedi Meşaleciler Hareketi'nin kurucularındandır. Şair olarak ün kazanan edebiyatçı, küçük hikâye türünde de eserler verdi.
Hayatı
30 Mart 1910 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Binbaşı Osman Bey, Paris askeri ateşesi idi. Sekiz yaşında iken annesini kaybetti. Bu kaybın hüznünü hep hisseti ve eserlerine yansıttı. Ziya Osman, dokuz yaşında yatılı öğrenci olarak kaydedildiği Galatasaray Lisesi'nden 1931'de mezun oldu.
İlk şiiri 1927'de, lise öğrencisi iken Servet-i Fünun'da Ziya imzasıyla yayımlandı. Lisede bir yıl sınıfta kalınca bir alt sınıftaki Cahit Sıtkı ile tanışma fırsatı bulması, edebiyat dünyasında ender görülen bir dostluğun oluşmasını sağladı. Dostu Cahit Sıtkı'nın öğrencilik yıllarından itibaren kendisine yazdığı mektupları biraraya getirmesi ile ilk basımı 1957'de yapılan Ziya'ya Mektuplar adlı ünlü kitap oluşmuştur.
1928'de altı lise arkadaşı ile birlikte (Yaşar Nabi, Sabri Esat, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Kenan Hulusi) Yedi Meşale isimli ortak kitap yayımladılar. Ziya Osman, kitabın başarısı üzerine Yusuf Ziya'nın desteğiyle çıkarılan ve yayımı sekiz ay süren aynı isimdeki derginin kurucu yazarları arasında yer aldı. Ömrü boyunca topluluğun şiir anlayışına bağlı kalan tek Yedi Meşaleci oldu. Derginin kapanmasından sonra şiirlerini Milliyet ve İçtihat'ta yayımlattı. Varlık Dergisi'nin kurulmasından sonra ise metinlerini orada yayımlatmaya başladı.

Sinir hastası olan kuzenine aşık olan Ziya Osman, ailesinin itirazlarına rağmen liseyi bitirdiği yıl onunla evlendi. 12 yıl süren bu evlilik mutsuz ve karamsar olmasına yol açtı. Yüksek öğrenimini 1936'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı, aynı yıl İstanbul'da askerliğini yaptı.
Hukuk eğitimi sırasında bir yandan da Cumhuriyet Gazetesi muhasebe servisinde çalışan Ziya Osman Saba, çalışma hayatına 1938 yılında girdiği Emlak ve Eytam Bankası'nda uzun yıllar devam etti. 1943 yılında ilk eşinden ayrıldı. Aynı yıl, Yedi Meşale'den sonra ilk kitabı olan Sebil ve Güvercinler adlı kitabı yayımlandı. ABC Kitabevi'nin yayımladığı kitapta 66 şiiri yer almaktaydı. Ertesi yıl, çalıştığı bankada tanıştığı Rezzan Hanım ile evlenerek yavaş yavaş karamsarlığından kurtuldu. Bu evlilikten Orhan ve Osman isimli iki oğlu oldu.
Ziya Osman Saba, bankası tarafından Ankara'ya tayin edilmesi üzerine bir süre bu kentte yaşadıysa da İstanbul özlemi nedeniyle 1945 yılında bankadaki görevinden ayrıldı. İstanbul'da Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi'nde tashih şefi (düzeltmen) olarak çalıştı. 1947'de ikinci kitabı Geçen Zaman yayımlandı. Varlık Yayınları tarafından basılan bu kitap, şairin "Sebil ve Güvercinler" kitabındaki şiirlerle 1943-1946 arasında yazdığı şiirlerin biraraya getirilmesinden oluşuyordu. 1950'de geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle bu işi de bırakmak zorunda kalan Saba, yaşamının geri kalanında arkadaşı Yaşar Nabi'nin sahibi olduğu Varlık Yayınları'nın kitaplarını evinde basıma hazırlayarak geçimini sağladı.
İlk hikâye kitabı Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi 1952'de yayımlandı. 29 Ocak 1957 günü İstanbul'da bir kalp krizi sonucu Kadıköy'deki evinde hayatını kaybeden şairin Nefes Almak adlı şiir kitabı ile Değişen İstanbul adlı hikâye kitabı ölümünden sonra basıldı.
Eyüp Sultan'daki aile mezarına defnedilmiştir; ancak mezar bugün kayıptır.
Necip Fazıl Kısakürek    Şair-Yazar
1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji'nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi'nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal'den görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkî'nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir plânda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır.
Kısakürek Bahriye Mektebi'nin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümü'ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel'dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl  Paris'te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek  25 Mayıs 1983 tarihinde   Erenköy'deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.
Ödülleri
Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü'nü almıştır. Kısakürek'e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.
Yazı Hayatı
Necip Fazıl'ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua'da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında "benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim'in "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara'da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri'nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul'a nakletmiş, ancak dergi 17'nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu'da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu'nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.
ESERLERİ
Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.
Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı
Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.
·         Sembolizm akımı hakkında bir araştırma yapınız.
SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Baudelaire , Rimbaud,     Mallarme, Verlaine, Puşkin



1.....
2. çağdaş bir devletin kurulması, ankaranın başkent olması,halkçılığın devlet programına girmesi, bilimsel ve laik anlayışa dayanan milli eğitimin öngörülmesi,kadının özgürlüğü gibi toplumun çehresini değiştiren oluşumlar sanat ve edebiyat çevrelerinde de derin etkiler yapar.
3. Atatürk ilke ve inkılaplarının temelini Tanzimat döneminde ortay atılan hürriyet, cumhuriyet,kölelik, din ve vicdan hürriyeti,  kadın hakları, gibi  o gün ortay atılan ve savunulan düşünceler oluşturmaktadır. Çünkü Atatürk kendine batıyı örnek almış bir devlet adamıdır. Tanzimat’la birlikte biz yüzümüzü batıya dönmüşüz.
4. Aydınların halka yönelmesi ile birlikte kurtuluşun sadece İstanbul’dan olamayacağı anlaşılmıştır. Anadolu çoğu zaman yöneticiler ve aydınlar tarafından bir zahire ve asker deposu olarak görülmüş, gerekli hizmet devlet tarafından verilmemiştir. Yani Osmanlı’nın Anadolu’yu göz ardı etmesi aydınları Anadolu’ya dönük eserler vermeye itmiştir.

5. Bireyler bilinçlendikçe toplum da bilinçlenecek, toplumun bilgi ve kültür seviyesi yükselecektir. Bilgi ve kültür seviyesi yükselen bir toplumda toplumsal bilinç de gelişecektir. Bunun etrafında millet olma bilinci yerleşecek, toplum kendi kültür ve sanat eserlerine sahip çıkacak milli benlik oluşacaktır.
6. cumhuriyetle birlikte aydınlarımız  halka açılmış, Anadolu’nun her yeri karış karış gezilmiş halkla bütünleşme adına önemli adımlar atılmıştır. Bu da aydın- halk yakınlaşmasını güçlendirmiştir.



23 sayfa
1. Cumhuriyetten önceki dönemlerde Anadolu çoğunlukla eserlere yansıtılmamıştır. Hikaye ve tiyatrolarda anlatılan olayların çoğu İstanbul’da geçmektedir. Cumhuriyetten önceki dönemler de anlatılacak olay yazar tarafından seçilir yazar olayı kurgular öyle anlatırdı. Yani yazılarda çoğunlukla sanat yapma amacı vardı. Cumhuriyetten sonraki dönemlerde ise sanat kaygısı güdülmeksizin doğrudan anlatım kullanılmıştır. Hayat olduğu gibi okuyucuya aktarılmıştır. (Türk Edebiyatında Anadolu ilk kez Çalıkuşu romanında anlatılmıştır.)
2. .Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında genel olarak Anadolu’ya yönelme görülür. Eserler Anadolu anlatılmış, aydınların Anadolu’yu tanımadıklarından bahsedilmiştir. Bu gibi şeylerle memleket anlayışı ortaya çıkmıştır.
3. Cumhuriyetçilik ilkesi en basit ve anlaşılır manasıyla halkın kendi kendisini yönetmesidir. Yani bir ülke sınırları içerisinde bulunan halkın, kendi huzur ve güvenini sağlayacağına inandığı kişileri seçme özgürlüğüdür. Dolayısıyla seçme ve seçilme hakkının verildiği demokratik bir rejim sistemidir cumhuriyet. Bu rejim sisteminde, insanlar arasındaki kuralların işlerliğinin sağlanması hukuk kuralları ile gerçekleşir.
Laiklik, gerçek manada, din işleri ile devlet işlerinin ayrı tutulmasıdır. Herkes istediği gibi ibadetini yapabilir ancak hiç bir kimse başka bir kimseye dini konular üzerinde baskı yapamaz. Böyle bir tutum içinde bulunamaz. Burada gözetilen asıl amaç, tamamen din özgürlüğüdür. Laiklik ilkesinin asıl amacı, asla dinsizlik olayını ön plana çıkarmak değil, insanların dinini istediği gibi ve doğru bir şekilde yaşayabilmesidir.
B.
 Y,D,Y
C.1.A,2.C 3.B
ÜNİTE DEĞERLENDİRME
24-25 SAYFALAR
A
1. Aydınların halka yönelmesi ile birlikte kurtuluşun sadece İstanbul’dan olamayacağı anlaşılmıştır. Anadolu çoğu zaman yöneticiler ve aydınlar tarafından bir zahire ve asker deposu olarak görülmüş, gerekli hizmet devlet tarafından verilmemiştir. Yani Osmanlı’nın Anadolu’yu göz ardı etmesi aydınları Anadolu’ya dönük eserler vermeye itmiştir
2.Edebi eserlerde cumhuriyetin temelini oluşturan ilke inkılaplar işlenmiş bunlar vasıtasıyla yeni rejim halka benimsetilmek istenmiştir.
B.
1.y,   2.d,   3.d
C.
1.C,   2.B,  3.E  4.D  5.D B



27…..2.ÜNİTE
…..
Deneme
Deneme, bir yazarın belli bir konuya ilişkin kişisel duygu ve düşüncelerini anlattığı metinlere denir. Bu tür ilk yazıları 16. yüzyılda Fransız yazar Michel de Montaigne yazdı ve Essais (Denemeler) adıyla yayımladı. Bugün bir çok ülkede ilgiyle okunan edebiyat türünün de adını koymuş oldu.
Deneme, yazarın belli bir konuda görüşlerini kısa biçimde anlattığı edebiyat türüdür. Denemelerde, edebiyat, sanat, insanlar, gelenekler, hatta gülünç olaylar gibi değişik konular ele alınabilir.
Türk edebiyatına deneme türü, Batı edebiyatlarının etkisiyle Tanzimat'tan sonra girmiş ve Cumhuriyet'ten sonra gelişmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmed Haşim ve Falih Rıfkı Atay aynı zamanda başarılı deneme yazarlarıydı. Deneme türünün en güzel örneklerini ise Nurullah Ataç verdi. Bu türde örnekler veren öbür önemli yazarlarımız arasında ise Ahmed Hamdi Tanpınar, Sabahattin Eyuboğlu, Suut Kemal Yetkin, Vedat Günyol, Melih Cevdet Anday, Memet Fuat, Salah Birsel, Nermi Uygur, Fethi Naci, Cemal Süreya, Füsun Altıok ve Selim İleri sayılabilir.
Makale
Makale, herhangi bir konuda bir düşünceyi, bir görüşü açıklamak, savunmak ya da bilgi vermek için yazılan yazı anlamına gelmektedir. Her alanda, her konuda makale yazılabilir. Denemenin tersine bir makalede kanıtlara, belgelere vb. dayanmak, bir sonuca varmak gerekir. Bir sınırlama olmamakla birlikte, makale denilince genellikle gazetelerde yayımlanan düşünce yazıları akla gelmektedir. Bunun nedeni makalenin gazeteyle birlikte doğup gelişmiş bir yazı türü olmasıdır. Nitekim Türkiye’de de ilk makaleler Tanzimat döneminde gazetelerle birlikte görülmüştür. Türün öncüsü Tercüman-ı Ahval’deki (1860) makaleleriyle Şinasi’dir
Gezi yazısı bir yazarın gezdiği, gördüğü yerleri edebi bir üslûpla anlattığı bir yazı türü. Gezi yazılarından oluşan esere seyâhatnâme denir. Bu türün Türk Edebiyatı'ndaki en bilinen örneklerinden biri Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme adlı eseridir.
GEZİ YAZISI
Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık tutmak, okuyucuda okuduğu yerleri görme isteği uyandırmak çok önemlidir. Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği yerlerin ilginç özelliklerini hemen fark edecek kıvrak bir zekâya ve kültür birikimine sahip olmalıdır.
Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler.
    Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır.
    Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Anlattıkları, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
    Betimleyici anlatımdan yararlanılır.
    Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebî bir üslûpla anlatılır.
    Gezi yazısı görülen yerlerin güzellikleri hakkında duygu ve düşünce içerebilir.
    Anlatılanlar hayal ürünü değil gerçektir.
    Gezi yazıları kuvvetli bir gözlem gücüne dayanır.
HATIRA(ANI)TÜRÜ
Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede şahidi olduğu ya da duyduğu olayları edebî değer taşıyan bir dille anlattığı yazılara anı (hatırat) denir. Bir başka deyişle, özümüzde bir iz bıraktığı için unutulmayan ve anılmaya değer bulduğumuz olayları anlatan yazı türüdür.
İçlerinde anı türünün özelliği bulunabilecek seyahatname, sefaretname, muhtıra, tezkire, menkabe, günlük, otobiyografi ve tarih türleri ile anı türünü karıştırmamak gerekir. Bu türlerin her birinin yazılış gayeleri ayrıdır. Ortak özellikleri ise yaşanmış olaylar üzerine kurulmuş olmalarıdır. Ancak bu özellik, onları birbirinin yerine koyma sebebi olamaz.
Anıların, tarihî gerçeklerin açıklanması sırasında, önemli yardımları dokunur. Anı; tarih değilse de, tarihe yardımcıdır. Devirlerin özelliklerini anlatan anılar, o devrin tarihini yazacaklar için önemli birer belge niteliğindedir. Bundan ötürü, anı yazarı, anılarını yansıtırken tarihî gerçeklerin bozulmamasına çok dikkat etmelidir.
Anı (Hatırat) ile günlük, en çok karıştırılan iki türdür. Bu iki türün en önemli ayrılığı günlüklerin yaşanırken, anıların ise hayatta ya da ömrün sonunda kaleme alınmalarıdır.
Edebiyat sahasının en yaygın türlerinden biridir. Bu türde verilen eserlerin çok değişik sahalarda oluşu, ona belli bir sınır çizme imkânını zorlaştırır. Anıların önde gelen özelliği, yazarının hayatının belli bir kesitini alması ve çok sonra yazıya dökülmesidir.
FIKRA TÜRÜ
Fıkra ; bir yazarın herhangi bir konu veya günlük olaylar hakkındaki görüşlerini, düşüncelerini ayrıntılara inmeden anlattığı gazete ve dergilerde yayınlanan kısa fikir yazılarının genel adıdır. Bu tür yazıların diğer adı da ‘Köşe Yazısı’dır. Fıkralar, gazete ve dergilerin belli sütun veya köşelerinde yayımlanır.Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla, kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.
Fıkraların amacı, siyasî, kültürel, ekonomik, toplumsal vb. konuları çok defa eleştirel bir bakış açısıyla anlatarak kamuoyunu yönlendirmektir. Fıkralarda kesin olmaktan ziyade güzel, hoş sonuçlara varmaya; canlı, ilgi çekici olmaya özen gösterilmelidir. Yazar kendi duygu ve düşüncelerini en başarılı şekilde yansıtarak okuyucu ile arasında sıkı bir bağ kurar.

Fıkranın genel özelliklerini sıralayacak olursak:

    Gerçek olaylar veya düşüncelerle ilgili konular işlenir.
    Konular tarafsız bir şekilde ele alınmalıdır.
    Düşünce ön plânda olmalıdır.
    Konular çok değişik açılardan ele almadan, ayrıntılara inmeden işlenir.
    Yazılanlara okuyucuyu inandırma zorunluluğu yoktur.
    Yazılanlar okuyucunun ilgisini çekmelidir.
    Nükteli fıkralardan, kıssalardan, vecize ve atasözlerinden faydalanılmalıdır.
    Açık, sade ve akıcı bir dil kullanılmalıdır.
    Konular okuyucuya merak uyandırmalı, aynı zamanda da eğitici , bilgilendirici olmalıdır.
AÇIKLIK: Bir cümlenin ya da metnin kolayca anlaşılabilir olmasına açıklık denir. Açık metin, anlatıcının anlatmak istediğini eksiksiz ileten metindir. Açık olamayan bir anlatım, anlatıcının anlatmak istediklerinin ya hiç anlaşılmamasına ya da eksik ve yanlış anlaşılmasına neden olur. Bir cümleden, birbirinden farklı iki anlam çıkıyorsa ya da o cümle hiç anlaşılamıyorsa bunun nedeni, anlatıcının, açıklık ilkesine uymamasıdır.
Anlatıcı, anlatacağı durum ve olayın, betimleyeceği görüşün, sezginin, dile getireceği duygu ve düşüncenin okuyucunun zihninde açık ve net biçimde belirmesi için anlatımını dilin bilinen ve kabul edilen kurallarına uyarak düzenlemelidir.
1. DURULUK: Duruluk anlatımda gereksiz sözcük, söz grubu ve eklere yer verilmemesidir. Sözlü ve yazılı bir anlatımda cümleden herhangi bir sözcük çıkarıldığında cümlenin anlamında daralma olmuyorsa  o sözcük gereksiz kullanılmış demektir. Duru cümle, anlatılmak istenenleri en az sözcükle anlatan cümledir.
Sağlığım da sıhhatim de çok iyi. Gizli sırlarımı açıklama. Savcı, kumandanın kulağına alçak sesle bir şeyler fısıldadı. Muğla yöresindeki çıkan yangınlardan geriye, çırılçıplak ve simsiyah dağlar, tepeler kaldı.
AKICILIK: Bir metnin kolay okunur olma niteliğine akıcılık denir. Bir metnin kolay okunur olması, o metinde  ses akışını bozacak, söylenmesi güç seslerin ve kelimelerin bulunmamasına ve anlatımda gereksiz tekrarlara başvurulmamasına bağlıdır.
Akıcı bir anlatıma sahip olmak isteyen bir anlatıcı, anlamı bilinmeyen, söylenişi güç sözcük ve terimleri kullanmaktan kaçınır; çok uzun ve karmaşık ifadelere başvurmaz, aynı ek ve sözcükleri tekrarlamaz.
Tutarlılık
 İyi bir anlatım birçok unsurun bir araya gelmesiyle oluşur. İyi bir anlatımda seçilen konunun, konunun sınırlandırmasının, yazarın amacının, bakış açısının payı kadar anlatımın dil ve biçim özelliklerinin de rolü vardır. Anlatıcı, sözcükleri yerinde kullanmalı, yanlış anlaşılmalara yer vermemelidir. Konuşma dilinde yerel sözcükler kullanıldığından yazılarında yazı (kültür) dilinin sözcüklerini tercih etmelidir.
…….Laiklik, gerçek manada, din işleri ile devlet işlerinin ayrı tutulmasıdır. Herkes istediği gibi ibadetini yapabilir ancak hiç bir kimse başka bir kimseye dini konular üzerinde baskı yapamaz. Böyle bir tutum içinde bulunamaz. Burada gözetilen asıl amaç, tamamen din özgürlüğüdür. Laiklik ilkesinin asıl amacı, asla dinsizlik olayını ön plana çıkarmak değil, insanların dinini istediği gibi ve doğru bir şekilde yaşayabilmesidir.
Prof. Dr. Suut Kemal YETKİN (1903-1980)

Prof Dr. Suut Kemal YETKİNSanat tarihçisi, yazar. Urfa'da doğdu. İlk tahsilini İstanbul Numune-i Tatbikat Mektebinde, orta öğrenimini Galatasaray Lisesinde yapmıştır. 1925 yılında Fransa Sorbon Üniversitesinde Felsefe eğitimi gördü. Çeşitli liselerde ve öğretmen okullarında öğretmenlik yaptı. 1934'te Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde çalıştı.

1939'da Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel müdürlüğü görevinde bulundu. Aynı yıl Urfa Milletvekili seçildi. 1959-1963 yılları arasında İlahiyat Fakültesi İslam Sanatları Öğretim Üyeliği ve Ankara Üniversitesi Rektörlüğü yaptı. 1921 yılında "Suud Saffet" adıyla yayınladığı şiiriyle edebiyata girdi. İlk düz yazısı servet-i Fünun dergisinde çıktı (1923). Aynı yıl Şi'r-i Leyâl adlı kitabı yayınlandı.

Daha sonra sanat felsefesi, resim alanlarındaki inceleme ve araştırmalarıyla tanındı. Edebiyatla ilişkisini eleştiri ve denemeleriyle sürdürdü.
Eserlerinden bazıları:

Estetik (1931),
Metafizik (1932),
Büyük Muzdaripler (1932),
Filozofi ve Sanat (1935),
Ahmet Haşim ve sembolizm (1938),
Edebi meslekler (1941),
Estetik dersler (Estetik Tarihi) (1942),
Sanat meslekleri (1945),
Edebiyat Üzerine (1952),
Leonardo da Vinci'nin Sanatı (1955),
Edebiyatta Akımlar (1967),
İslam Ülkelerinde Sanat (1974),
Barok Sanatı (1976),
Estetik ve Ana Sorunlar (1979)
MEHMET KAPLAN
Edebiyat tarihçisi, yazar. Sivrihisar’da doğdu İlk ve ortaöğrenimini Sivrihisar ve Eskişehir’de, yükseköğrenimini İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda yaptı (1939) Aynı yıl bitirdiği bölüme asistan oldu. 1942′de doktor, 1946′da do­çent ve 1952′de profesörlüğe yükseldi. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin kurucularındandır. Emekli olduğu 1982 yılından beri Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde sözleşmeli profesör olarak ça­lışmaktadır. Atatürk Dil Tarih ve Kültür Yüksek Kurulu üye­sidir.
Günümüz yazar ve edebiyat tarihçilerindendir. Tanzimat’­tan sonraki edebiyatımız İle Türk halk edebiyatımızın çok çeşitli konu ve şahısları üzerinde araştırma ve İnceleme yapmış, tahlil ve tenkitleri ile tanınmıştır. Türk kültürünü oluşturan ana eserler üzerinde durarak manevi değerlerimizi tespite çalışmıştır. Makale, tenkit ve denemeleri Hareket, İstanbul, Hisar, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Türk Kültürü, Türk Düşüncesi, Millî Kültür dergilerinde ve İslâm Ansiklopedisi’nde çıkmıştır.
Eserleri:
1. Tevflk Fikret (1946, 1971), 2. Namık Kemal-Hayatı ve Eserleri (1948, doktora tezi), 3. Tanpmar’ın Şiir Dün­yası (1964), 4. Şiir Tahlilleri (I. cilt: Akif Paşa’dan Yahya Ke­mâl’e kadar, 1954; II. cilt: Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 1965), 5. Nesillerin Ruhu (1967, 1970), 6. Büyük Türkiye Rüyası (makaleler, denemeler, 1969), 7. Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmaları (edebiyat tarihi araştırmaları) 8. Hikâye Tah­lilleri (1979, Samipaşazâde Sezâî’den Selim llerl’ye kadar 38 hikâye yazarının birer hikâyesinin tahlifi), 9. Oğuz Kağan Destanı (1979), 10. Kültür ve Dil (makaleler, 1982), 11. Köroğ-lu Destanı (1973, M.Akalın-M.Bali İle birlikte), 12. Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi (3 cilt, 1974, 1978, 1979, I. Enginün – B. Emil -Z. Kerman ile birlikte), 13. Devrin Yazar­larının Kalemiyle Gazi Mustafa Kemal (I. Engi­nün- B. Emil – N. Enginün – Z.Kerman – N.BIrinci – A.Uç-man, 2 cilt, 1981), 15. Atatürk Devri Türk Edebiyatı (I.Enginün-Z.Kerman-N.Bİrinci-A.Uçman ile birlikte, 2 cilt, 1981), 16. Edeblyat-I, II, III (liseler için, 1976-1977). Devrin ya­zarlarının Kalemiyle Gazi Mustafa Kemal adlı eseri İle Türki­ye Millî Kültür Vakfı 1981 Kültür Armağanı’nın Atarük dalını kazandı.
Yavuz Bülent  Bakiler
Yavuz Bülent Bâkiler (d. 1936, Sivas) yazarlığın yanında gazetecilik, yöneticilik ve avukatlık da yaptı.  İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Bir ara Ankara Televizyonu ve Ankara Radyosu'nda çalıştı. Kültür Bakanlığı müsteşar yardımcısı olarak görevlendirildi. Hisar dergisi şairleri arasında yer aldı. Halen Türkiye Gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.
Aslen Azerbaycan göçmeni ailenin çocuğu olan Yavuz Bülent Bâkiler Sivas doğumludur .
Eserleri
Şiir kitapları
    Yalnızlık, (1962)
    Duvak, (1971)
    Seninle, (1986)
    Harman, (2000)
    Bir Gün Baksam Ki Gelmişsin
    Gezi notları
    Üsküp’ten Kosova’ya
    Türkistan Türkistan
İncelemeleri:

    Şiirimizde Ana
    Sivas'a Şiir
    Âşık Veysel
    Elçibey
    Mehmet Akif'te Çağdaş Türkiye İdeali
    Sözün Doğrusu 1-2
    Sevgi Mektupları
    Gidenlerin Ardından
    Arif Nihat Asya İhtişamı

MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ
1890’da İstanbul’da doğdu. 28 Haziran 1966’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. Köprülü Mehmet Paşa’nın ailesindendir. Ayasofya Rüştiyesi ve Mercan İdadisi’nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ne devam etti. 1909’da fakülteyi bırakarak edebiyat, felsefe ve tarih alanlarında özel olarak çalışmaya başladı. İstanbul’da çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. 1924’te Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı. Aynı yıl İstanbul Darülfünun’daki görevine döndü. Türkiyat Enstitüsü’nü kurdu. Türk Tarih Encümeni başkanlığına seçildi. 1929’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı oldu. 1934’de politikaya girdi. Kars milletvekili seçildi. Çok partili döneme geçiş sırasında CHP’den ayrılıp Demokrat Parti’nin (DP) kurucuları arasında yer aldı. 14 Mayıs 1950’de birinci Adnan Menderes hükümetinde Dışişleri Bakanı oldu. 1956’da Devlet Bakanlığı görevine atandı. Bir yıl sonra DP’den istifa etti. Milletvekilliği düştü. 27 Mayıs 1960’tan sonra Yeni Demokrat Partiyi kurdu. Ancak parti pek ilgi görmedi. Amblem olarak seçtiği "Kıratı" Adalet Partisi’ne bırakarak siyasi yaşamdan ayrıldı. Asıl yararlı çalışmalarını Türk Edebiyatı ve Türk Halk Edebiyatı araştırmaları oluşturur.


ESERLERİ

Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (1916)
Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1919-1966)
Nasrettin Hoca (1918-1981)
Türk Edebiyatı Tarihi (1920)
Türkiye Tarihi (1923)
Bugünkü Edebiyat (1924)
Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926)
Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri ve Divan-ı Türk-i Basit (1928)
Türk Saz Şairleri Antolojisi (1930-1940, üç cilt)
Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar (1934)
Anadolu’da Türk Dili ve Edebiyatı’nın Tekamülüne Bir Bakış (1934)
Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu (1959)
Edebiyat Araştırmaları Külliyatı (1966)
İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi (1983, ölümünden sonra)


Sayfa 40  fıkra
1.       Ben ne biçim Adamım adlı metnin teması: İnsanın kendini tanımaması
1.Etkinlik
a)giriş: Kendini anlamaya çalışanın olup olmadığı sorulmuş
  Gelişme:  geçmişte kendini tanım adına yapılmış uygulamalar ve insanın dış dünyayı anlamak için yaptığı çalışmalar, kendini tanımamanın doğurduğu sonuçlar  anlatılmış.
Son uç : İnsanın kendini bilmesiyle birçok sorunun cevabını bulacağı anlatılmış.
b) Her birim metnin temasını ortay koyan  bir özellik taşımaktadır.
2. Sokrates, eski Greklerin Delf Mabedinde yazılı olan  “Ey insan kendini bil” sözünü çok tekrar edermiş.
Saint Augustin: insanlar dağarlın zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük nehirleri ve engin okyanusları temaşa etmek için seyahat ederler fakat en büyük mucize olan kendi kendilerini görmeden gelip geçerler.
Gustave Flabert : Kimse kimseyi anlamıyor.
Bu görüşler insanın kendini tanımada yeterli adımı atmadığını dile getiriyor. Bu düşünceler günümüzde de güncelliğini korumaktadır.
3.Hasta, muayene,dost medihleri, düşman hükümleri, temaşa etmek, ıcığını cıcığını çıkarmak, insan muamması…..bu kelime türleri ve kavramlar metnin türü ve temasıyla ilgilidir. Fıkrada günlük dilin sadeliğini görürüz.
4.  bu sayılan anlatım biçimleri metinde kullanılmıştır. Hem öğretici hem duygusal hem de mizahi anlatım unsurları görülmektedir.
5.
 Peyami  Safa’nın Edebi Kişiliği
Yazın yaşamına 20. Asır'daki öyküleriyle başlayan Peyami Safa, tam 43 yıl, hemen hiç ara vermeden Türkiye'de yayımlanan hemen tüm gazete ve dergilerde çeşitli zamanlarda fıkra, makale ve romanlarını yayımlamış, son derece verimli bir yazar olmuştur. Kendi kendini yetiştirmiş bir kişi olan Peyami Safa, çağın düşünce akımlarıyla ilgilenmiş, siyasal sorunlar karşısında tavır almış, bu yüzden Türk basınında derin izler bırakan polemiklere girişmiştir. Bunlar arasında en ünlüleri Nâzım Hikmet, Nurullah Ataç, Sabiha ve Zekeriya Sertel ve Aziz Nesin'le yaptığı kalem kavgalarıdır.
İlk uzun öyküsü Gençliğimizi 1922 yılında Peyami Safa, para kazanmak amacıyla yazdığı kimi yapıtlarında, ilk defa ağabeyi İlhami Safa'nın takma ad olarak kullandığı annesinin Server Bedi adını benimsemiş, bu takma adla 80'e yakın ün vermiştir. Bunlar arasında en sevilenler Cingöz Recai macera romanları ile Cumbadan Rumba'ya adlı romanı olmuştur.
Peyami Safa, Türk kültür yaşamında yayımlandığı yıllarda hayli etkili olmuş Hafta, Kültür Haftası (1936 - 21 sayı) ve Türk Düşüncesi (1953 - 1960, 63 sayı) dergilerini çıkarmıştır.
6. Yazar, eserlerinde psikolojik tahlillere  yer verir.  İnsanın iç dünyasını yansıtmada  başarılı bir yazardır. Bu metin de insan psikolojisi ile ilgili bir metindir.

2.       ETKİNLİK.
A.

ANA DÜŞÜNCE
DİL VE KÜLTÜR
DİL VE KÜLTÜRÜN TOPLUM AÇISINDAN ÖNEMİ
ÜSKÜP’TE TÜRK EVLERİ
ÜSKÜP’TE TÜRK KÜLTÜRÜNÜ YANSITAN ESERLERİN ÖNEMİ
BİR HATIRA
ATATÜRK’ÜN  TÜRK TARİHİNİN ARAŞTIRILMASINA VERDİĞİ ÖNEM
BEN NE BİÇİM ADAMIM?
İNSANIN KENDİNİ TANIMADIĞI

B.Bu temalar günümüz metinlerinde de ele alınıp işlenen kon ular arasındadır.
c. metinlerdeki düşünceler başka iletişim araçlarıyla da ifade edilebilir.

Cumhuriyet Döneminin sosyal, siyasi, kültürel ve
Tarihi Unsurlarıyla ilişkisi
Dil ve Kültür
Cumhuriyet döneminde Türk kültürünün araştırılması için ciddi çalışmalar yapılmıştır.
Üsküp’te Türk Evleri
 Tarih ve kültür alanındaki çalışmaları yansıtıyor
Bir hatıra
Atatürk2ün Türk  tarihine verdiği önemi yansıtıyor.
Ben Ne Biçim insanım?
Sosyoloji ve psikoloji alanındaki çalışmaları destekliyor.

7. metinlerin her biri farklı bir türün özelliklerini gösteriyor. Dolayısıyla metnin türü ile  metnin anlatımı arsında direk bir ilişki vardır.
                                   Anlatım Özellikleri( Açıklık, duruluk, akıcılık ve tutarlılık)

Dil ve Kültür
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.

Üsküp’te Türk Evleri
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.

Bir Hatıra
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.

Ben ne Biçin Adamım?
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.

                                                    Metnin bağlı olduğu gelenek
Bir Gece Yarısı
Cumhuriyet dönemi deneme geleneği
Dil ve kültür
Cumhuriyet dönemi makale geleneği
Üsküp’te Türk Evleri
Cumhuriyet dönemi gezi yazısı geleneği
Bir Hatıra
Cumhuriyet dönemi hatıra geleneği
Ben Ne Biçim Adamım?
Cumhuriyet dönemi fıkra  geleneği


Deneme
Ø  İnsanı ilgilendiren her şey denemenin konusu olabilir.Konu sınırlaması yoktur.
Ø  Denemeci bilgiçce bir tutum takınmaz,okuyucu ile sıcak bir iletişime geçer.
Ø  Deneme yazarı ,yazısını konuşma havası içinde yazar.
Ø  Deneme makalede olduğu gibi öne sürülen bir görüşü ,bir düşünceyi kesin ve değişmez bir sonuca bağlamaz.
Ø  Deneme yazarı konusunu işlerken bir düşünceden diğerine geçer
Makale
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmalıdır.
• Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.
Gezi Yazısı
Ø  İnsanı ilgilendiren her şey denemenin konusu olabilir.Konu sınırlaması yoktur.
Ø  Denemeci bilgiçce bir tutum takınmaz,okuyucu ile sıcak bir iletişime geçer.
Ø  Deneme yazarı ,yazısını konuşma havası içinde yazar.
Ø  Deneme makalede olduğu gibi öne sürülen bir görüşü ,bir düşünceyi kesin ve değişmez bir sonuca bağlamaz.
Ø  Deneme yazarı konusunu işlerken bir düşünceden diğerine geçer.
Hatıra
1 - Yaşanmakta olanı değil, yaşanmış bir konuyu anlatır.
2 - İnsan belleğinde iz bırakan olay ve olguları anlatır
3 - Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.
4 - Tanınmış, bilim, sanat ve politika adamlarının yaşamlarını çalışma ve
araştırmalarını anlatır.
5 - Yazarın unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.
6 - Geçmiş birinci kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.
Fıkra
Düşünce yazılarıdır. Giriş, gelişme ve sonuç şeklinde bölümleri vardır.
Toplumu yakından ilgilendiren günlük olaylar işlenir.Konu kısa, yüzeysel; ama ustaca bir üslupla işlenir.Konu hakkında bilgi vermek değil, okuru düşündürmek esastır.Yazar kişisel görüşlerini ileri sürdüğü için ispatlama gereği duymaz.Serbest bir üslubu vardır, okuyucuyla içten bir bağ kurularak rahat bir anlatım yolu izlenir.Etkileyici bir anlatım kullanılır.Kolay anlaşılan ve okunan gazete yazılarıdır.Örneklemeden olabildiğince yararlanılır.


Sayfa 46
                                             ÖLÇME    VE  DEĞERLENDİRME
1. Öğretici metinlerde günlük konuşma dilindeki Türkçe sözcükler, halk söyleyişlerindeki tamlamalar kullanılır; Arapça ve Farsça sözcüklere fazla yer verilmez.
Bu dönem yazarları, öğretici metinlerde terim ve kavramları, gündelik hayata ait sözcük ve sözcük gruplarını kullanarak edebi bakımdan güçlü bir anlatıma ulaşmayı amaçlarlar.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı öğretici metinlerinde yazı dilinin konuşma diline yaklaştırılması, açık ve sade bir dilin kullanılması daha fazla okura ulaşılmasını sağlamıştır.
2.AÇIKLIK: Bir cümlenin ya da metnin kolayca anlaşılabilir olmasına açıklık denir. Açık metin, anlatıcının anlatmak istediğini eksiksiz ileten metindir. Açık olamayan bir anlatım, anlatıcının anlatmak istediklerinin ya hiç anlaşılmamasına ya da eksik ve yanlış anlaşılmasına neden olur. Bir cümleden, birbirinden farklı iki anlam çıkıyorsa ya da o cümle hiç anlaşılamıyorsa bunun nedeni, anlatıcının, açıklık ilkesine uymamasıdır.
DURULUK: Duruluk anlatımda gereksiz sözcük, söz grubu ve eklere yer verilmemesidir. Sözlü ve yazılı bir anlatımda cümleden herhangi bir sözcük çıkarıldığında cümlenin anlamında daralma olmuyorsa  o sözcük gereksiz kullanılmış demektir. Duru cümle, anlatılmak istenenleri en az sözcükle anlatan cümledir.
Tutarlılık: Tutarlılık, duygu ve düşüncelerin aralarında herhangi bir çelişkiye yer vermeyecek şekilde, birbiriyle uyumlu bir şekilde verilmesidir. Bu açıdan iyi bir metinde cümleler birbirini destekler, daha anlaşılır hâle getirir. Tutarlılık, yazarla okur arasındaki iletişimde temel öğelerdendir. Çünkü metnin okur tarafından kabul edilmesi, düşüncelerin tutarlılığıyla doğru orantılıdır.
3…
B.
 1. TEMA
2. FIKRA
3.D,D,Y
Ç
1..C HİKAYE
2. A SADE BİR DİL KULLANILMIŞTIR
3. E TEVFİK FİKRET
4. C. DENEME
5. C ELEŞTİRİ
6. D


S3. ÜNİTE CUMHURİYET DÖN. HEYECANI DİLE GETİREN METİNLERÖZ (Saf)ŞİİR 1920-1940
HAZIRLIK  sayfa 50
* Milli edebiyat Dönemi şiiri ve dil anlayışı hakkında  araştırma yapınız.
* MİLLİ EDEBİYAT AKIMINDA ŞİİR
Edebiyatımızda halkın anlayabileceği bir dille, halk için yazmak ilkesi Tanzimat döneminde Şinasi ile başla­mıştır, Şinasi'nin, daha çok düzyazı dili üzerinde dur­makla birlikte şiirlerinde de elinden geldiğince Türkçe sözcükler kullanmaya çaba gösterdiği görülür.Ziya Pa­şa ise şiirimizin halk diliyle ve hece ölçüsüyle yazılma­sı gerektiğine dikkatleri çekmiştir. Ancak, sanat yapma kaygısının ağır basması bu girişimlerin sürdürülmesini engellemiştir. Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemlerin­de ise şiir dili konuşma dilinden iyice uzaklaşmış, aruz ölçüsü egemenliğini sürdürmüştür. Tanzimat'ta ortaya konulan, halk için yazma ilkesini ye­niden canlandıran halk içinden yetişmiş bir şair olarak Mehmet Emin Yurdakul olmuştur. Ancak Servet-i Fü­nun şiirinin tutunduğu, sevildiği sırada halkın anlayabi­leceği bir dille ve halk şiiri ölçüsüyle şiir yazmayı be­nimsetebilmesi oldukça güç bir iş olmakla birlikte bu güçlükten yılmayan Mehmet Emin, "Türkçe Şiirler" adlı kitabıyla edebiyatımızdaki yerini sağlamlaştırmış, ko­nuşma Türkçesini ve hece ölçüsünü savunanlarca des­teklenmiştir.
Mehmet Emin'den sonra 1911'de Genç Kalemler dergi­sinde Turan adlı şiirini yayımlayarak "Bütün Türkçülük" düşüncesini benimsediğini duyuran Ziya Gökalp (1876-1924), şiirde hece ölçüsünü ve Türkçeyi yerleş­tirmekte Mehmet Emin'den daha etkili olmuştur. Milli Edebiyat hareketinin kendini benimsettiği yıllar olan 1911 ile 1917 yılları arasında ise değişik eğilimle­rin bir arada olduğu göze çarpmaktadır. Milli edebiyat şairleri kendilerini kabul ettirmeye çalışırken, Fecr-i Ati şairleri ünlerini sürdürdükleri gibi, Servet-i Fünun şiirini yaratanTevfik Fikret veCenap Sahabettin in de şair­lik güçlerini ellerinde tuttukları dikkati çekiyor. Ayrıca Fecr-i Ati topluluğunun dağılmasıyla, topluluk şairlerin­den kimileriyle, genç kuşak şairlerinden kimilerinin Mil­li Edebiyat anlayışı dışında yeni hareketler yaratma gi­rişiminde bulundukları görülmektedir. Bazı genç şairler, Nayiler adı altında, yeni bir edebi ha­reket yaratmak için ortaya çıktılar. Bunlar, edebiyatta millilik ayrıcalığını Genç Kalemler'e bırakmamak için, edebiyatın milli oluşunu "milli geçmişe bağlanış"ta gö­rerek, Anadolu'daki Türk edebiyatının ilk devirlerine in­meyi ve böylece, XIII. asrın büyük mutasavvıfları olan Mevlana Celaleddin-i Rumi ile Yunus Emre'nin şiirlerin-deki samimi ifadeli, lirik ve mistik atmosferi kendi şiirle­rinde de yaşatmayı denediler. Onlara göre, estetik he­yecan ile dili ve üslubu tabii bir şekilde birleştirmek, sa­de ve samimi bir ifade tarzı bulmak ve bundan doğan iç ahengi değerlendirmek gerekir. Bu topluluğun ömrü çok kısa sürmüş, düşüncelerini gerçekleştirebilecek değerde eserler veremeden dağılmıştır.
Aynı yıl ortaya çıkmış olan bir edebi eğilim de, yabancı bir geçmişin bir kaynağına yönelerek, Türk edebiyatını esasından batılılaştırmak için, doğrudan doğruya "Eski Yunan edebiyatını örnek edinmek" eğilimidir. Yahya Kemal ile Yakup Kadri'nin temsile çalıştıkları ve Eski Ak Deniz Havzası (bölgesi) Medeniyeti ile ilgili olduğu için "Havza Edebiyatı" veya "Nevyunanîlik" adını verdik­leri ve ilk örneklerini Yahya Kemal'in "Sicilya Kızları" ve "Biblos Kadınları" adlı şiirleri ile Yakup Kadri'nin "Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri" ad­lı nesrinde bulan bu eğilim de, devrini etkileyecek bir gelişme gösterememiştir.
Yine aynı yıllarda, şiirin genel durumundaki bu karar­sızlıktan başka, milli bir edebiyata taraftar şairlerin şiir anlayışında da tam bir birlik görülmez. Milli Edebiyat hareketince şiirin şahsi bir mesele olarak sayılması üzerine, Milli Edebiyat deyiminden bazı şairler konuca "eski Türk tarihine, efsane ve geleneklerine bağlanma­yı" anlayarak bu tarzda şiirler yazarken (Mehmet Emin, Ziya Gökalp); bazıları "Osmanlı İmparatorluğu'nun par­lak devirlerini yaşatmaya" çalışıyor (Yahya Kemal, Enis Behiç); bazıları da, millileşmeyi "halk şiirine bir dönüş" sayarak, halk nazım şekilleri ile şiirler yazıyor (Rıza Tevfik, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya) ve hemen hepsi, (Mehmet Emin, Ziya Gökalp hariç) ferdiyetçi bir sanat anlayışı içinde, yalnız kendi duygu ve hayal dün­yalarını işliyorlardı.
Nihayet, milli bir edebiyata taraftar şairlerin bu dağınık yönlerdeki çalışmalarını birleştirmek gayesi ile 1917 yı­lı haziranında, "Şairler Derneği" adlı bir dernek kurul­du. Fakat üyeleri arasında tam bir anlaşmaya varılama­dı. Nitekim dernek, "istedikleri sanat anlayışını benim­semekte" üyelerini serbest bırakarak, onlardan, sade­ce, "konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılması­nı" isteme kararını alabildi. Kuruluşundan başlayarak bütün edebi hareketlere sayfalarını açık tutan Servet-i Fünun'un da bu harekete katılması ve Yeni Mecmua (1917), Büyük Mecmua (1919) ve Dergâh (1921) der­gilerinin sürekli yayınları ile şiirde dil ve ölçünün milli­leştirilmesi meselesi (Y. Kemal gibi bazı istisnalarla), Cumhuriyetin ilanından önce, tamamıyla gerçekleşti. İlk şiirlerinde Osmanlıcayı ve aruzu kullanıp konuşulan Türkçeye ve heceye sonradan bağlananlar çoğunlukta olduğu için, bu devrin şairlerinin şiirlerindeki dil ve ve­zin ikiliği belirli ve ortak bir özelliktir. Ancak, 1917 tari­hinden sonra, genç şairlerin şiirlerinde konuşulan Türkçenin en güzel örnekleri verilmiştir. Birkaç yıl gibi çok kısa bir süre içinde elde edilen bu büyük başarıda, "He­cenin Beş Şairi" olarak adlandırılan şairlerin (Halit Fah­ri, Enis Behiç, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz) geniş payları vardır.
Şiirlerini 1918'den sonra yayımlamaya başlayan Yahya Kemal ise daha değişik bir çizgide görülür. Milli Edebi­yat hareketinin ilkelerine tam olarak uymamakla birlikte konferanslarıyla hareketi desteklemiştir. Tarihte Os­manlı imparatorluğu'nu temel alan Yahya Kemal, Birin­ci Dünya Savaşı sonlarındaki yenilginin çöküntüsünü yaşayan Türkleri güçlendirmek için ulusal tarihi tema alan şiirler yazmıştır. Tarihe yönelik temaların yanında sonsuzluk, aşk ve ölüm en çok işlediği konulardır. Özel­likle tarihsel temalı şiirlerinde Divan şiiri koşuk biçimini kullanan Yahya Kemal "Ok" şiiri dışında hep aruz ölçü­sü kullanmıştır. Koşuk biçimleri gibi dili de şiirlerin te­masına göre değişir. Tarihsel temalı şiirlerinde, yansıt­tığı döneme uygun bir dil kullanırken, konuşma Türkçesinin güzel örneklerini verdiği şiirleri de vardır. Dile olan egemenliğiyle şiirimize değişik bir söyleyiş getirmiştir.

Milli Edebiyat şairlerinin eserlerinde aşağıdaki özellikler görülür:
1. "Halka doğru" ilkesi gereğince ilk kez ulusal kay­naklara dönülmüştür.
2. Yalın bir dil kullanılmıştır.
3. Hece ölçüsü esas alınmıştır.
4. Halk şiiri nazım biçimlerinden yararlanma yoluna gidilmiştir.
5. Şiirlerde doğa ve yurt güzellikleriyle birlikte yurtse­verlik, kahramanlık konuları işlenmiştir.
6. Şiire romantik bir söyleyiş egemen olmuş, toplum­sal sorunlara pek yer verilmemiştir.
7. "Beş Hececiler" topluluğu önemli bir çıkış olmuştur.

BEŞ HECECİLER
Şiire aruzla başlayan, Ziya Gökalp'ın etkisiyle Milli Ede­biyat akımına bağlanan ve 1917'den sonra ortaya çı­kan, bir topluluk oluşturmayan, aynı özellikleri taşıdık­ları için "Beş Hececiler" adıyla adlandırılan "Hecenin Beş Şairi" şu sanatçılardan oluşmaktadır: Orhan Seyfi Orhon Faruk Nafiz Çamlıbel Halit Fahri Ozansoy Enis Behiç Koryürek Yusuf Ziya Ortaç
Bu şairler 1917'de Selanik'te "Genç Kalemlerle başla­yan Milli Edebiyat akımının ilkelerine bağlı olarak, halk şiirimizin özelliklerinden, yerli kaynaklarımızdan yarar­lanarak, şiirimizin aruzdan heceye geçişinde önemli rol oynamışlardır. "Beş Hececiler" adıyla tanınan bu sa­natçılar, Milli Edebiyat döneminde sanat hayatlarına başlamıştır; ancak asıl ürünlerini Cumhuriyet dönemin­de vermişlerdir.
"Beş Hececiler" olarak tanınan bu şairlerin eserlerin­de özetle şu özellikler görülür:
1. Bireysel konuları ve yurt güzelliklerini anlatma
2. Anadolu'ya romantik bir tutumla yaklaşma
3. Sade bir dille yazma
4. Hece ölçüsünü kullanma ve Halk şiiri geleneğinden yararlanma
* Derste kullanılmak üzere bir gazel örneği getiriniz.
Gazel
Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım
Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdım

Gamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi
Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdım

Seyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin
Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdım

Ma'mûr idügin bilmez idim böyle harâbât
Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdım

Sihr etdiğini senden işitdim yine Nef'î
Yoksa sözünü hep senin i'câz sanırdım
                                          Nef’i
AÇIKLAMA

Yabancıya bakmadığından ben nazlı sanırdım
Ama çok alakalıymış aşığa ben az sanırdım

Gülümsenle cihana beni rezil eyledin
Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdım

Yüzünün aynadaki yansımsını görmesem
Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdım

Yapıcı olduğunu bilmezdim böyle harap olmuş
Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdım

Sihir yaptığı yeni senden işittim
Nef'i yoksa sözünü hep icaz* sanardım

*Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas, Necip Fazıl Kısakürek, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatları, edebi kişiliği ve fikirleri hakkında araştırma yapınız.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da doğdu.İstanbul'da Ravaz-i Maarif İbtidaisi'nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı.
Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul'da öldü.
Öykü Kitapları
Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hik(yeler (Kitaplaşmayan iki hikâyesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983).

Ahmet Muhip Dranas
909 yılında Sinop'un Salı köyünde dünyaya geldi. Ankara Erkek Lisesi'ni bitirdi. Lisedeki edebiyat öğretmenleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir sevgisinin gelişmesinde etkili oldular. Ankara Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çalıştı(1930-1935). Ankara Hukuk Fakültesi'ne iki yıl devam ettikten sonra İstanbul'a gitti, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi ve burayı bitirdi. Güzel Sanatlar Akademisi Kütüphane müdürlüğü yaptı. Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi resim yardımcılığında bulundu.
1938'de Ankara'ya döndü ve CHP Genel Merkezi'nde Halkevleri Kültür ve Sanat Yayınları'nı yönetti. Ağrı dolaylarında askerlik görevini yaptıktan sonra, Ankara'da Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü, Kurum Başkanı (1957-1960), daha sonra İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi oldu. Devlet Tiyatrosu Edebî Kurul Başkanlığı, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Politikaya atılarak Zafer gazetesinde yazılar yazdı.
Birkaç kez DP'den milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Yayımlanan ilk şiiri, Ankara Lisesi'nden Muhip Atalay imzasıyla Milli Mecmua'da çıkan "Bir Kadına" adlı şiirdir 15 Eylül 1926. Sonra kendi imzası ile çeşitli dergilerde şiirler yayımladı.
Çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleri, 1974 yılında İş Bankası Kültür Yayınları arasında, "Şiirler" adı ile çıktı. Ayrıca "Kırık Saz" adlı eseri de çıkmıştır.
21 Haziran 1980'de Ankara'da öldü. Vasiyeti üzerine Sinop'un Salı köyünde toprağa verildi.
Ahmet Muhip, Cahit Sıtkı Tarancı ile şiirde ahenge ve sese önem vermişlerdir. Örneğin Kar şiirinde Ahmet Muhip sesi ön plana çıkarırken Olvido adlı şiirinde ne sesi anlama ne de anlamı sese baskın kılmıştır.
Hece şiirinin son kuşağı denilebilecek şairler arasında Ahmet Muhip Dıranas, çağcıl Batı şiirine (Baudelaire, Verlaine) en yakın, kendinden bir iki kuşak sonrası şairler üzerinde, az sayıda şiirle bile olsa, uzun süre etkili olan bir şairdir. O da hocası Tanpınar gibi az yazmış, seyrek yayımlamış, şiirlerini şiire başladıktan nerdeyse elli yıl sonra (1974) kitaplaştırmıştır. Gerek Fransız şiiri, gerekse kendinden önceki kuşaktan ustaları Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar'dan aldığı etkileri sanatına yedirerek özgün bir şiire ulaşmıştır. Hece ölçüsü sınırlarında kalarak ama durak ve vurgu yerlerini değiştirerek gelenekselde çağdaşlığı yakalayan, çağrışım gücü yüksek, yurdu, insanı ve doğası ile barışık, alışılmadık deyiş örgüsüyle unutulmaz şiirler yazmıştır. Şiirlerinde aşk, tabiat, ölüm, hatıralar, sığ olmayan bir anlatımla ve düşündürücü boyutlar içinde verilmiştir.
Yayımlanmış kitapları
Yazılar. Adam Yayınları, Haziran 1994.
Oyunlar Gölgeler, Çıkmaz, Finten. Adam Yayınları 1995, İstanbul
Yazılar, Toplu Yazıları. YKY 2000, İstanbul
Şiirler. YKY Kasım 2006.
Eserleri:
Şiir
Şiirler (1974)
Kırık Saz (1975 T. Fikret'ten).
Oyun
Gölgeler (1947)
O Böyle İstemezdi(1948 - Bu iki oyun Devlet Tiyatrosu ile İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda oynanmıştır).
Çeviri Oyun
Aptal (1940 - Dostoyevski'den uyarlayanlar F. Neziere / S.W. Bienstock).
İnceleme
Fransa'da Müstakil Resim (1937 - İki Cilt C. Sıtkı ile birlikte).
Şiir çevirileri
Çalar Saat - Charles BAUDELAIRE 1
Cahit Sıtkı Tarancı - (1910-1956)
Diyarbakır'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Mülkiye Mektebi'nde okudu. Paris'e gitti. ikinci Dünya Savaşı çıkınca geri döndü. Çevirmenlik yaptı. Ağır bir hastalığa yakalandı. Viyana'ya götürüldü. Orada öldü. Ankara'ya getirilip toprağa verildi. Otuz Beş Yaş şiiriyle ün yaptı. Hayat, aşk ve ölüm, şiirlerinin başlıca temalarını oluşturmaktadır. Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası adlı şiir kitapları bulunmaktadır.
Ziya Osman Saba
Ziya Osman Saba, cumhuriyet dönemi şair ve yazarı (30 Mart 1910, İstanbul-29 Ocak 1957, İstanbul).
Yedi Meşaleciler Hareketi'nin kurucularındandır. Şair olarak ün kazanan edebiyatçı, küçük hikâye türünde de eserler verdi.
Hayatı
30 Mart 1910 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Binbaşı Osman Bey, Paris askeri ateşesi idi. Sekiz yaşında iken annesini kaybetti. Bu kaybın hüznünü hep hisseti ve eserlerine yansıttı. Ziya Osman, dokuz yaşında yatılı öğrenci olarak kaydedildiği Galatasaray Lisesi'nden 1931'de mezun oldu.
İlk şiiri 1927'de, lise öğrencisi iken Servet-i Fünun'da Ziya imzasıyla yayımlandı. Lisede bir yıl sınıfta kalınca bir alt sınıftaki Cahit Sıtkı ile tanışma fırsatı bulması, edebiyat dünyasında ender görülen bir dostluğun oluşmasını sağladı. Dostu Cahit Sıtkı'nın öğrencilik yıllarından itibaren kendisine yazdığı mektupları biraraya getirmesi ile ilk basımı 1957'de yapılan Ziya'ya Mektuplar adlı ünlü kitap oluşmuştur.
1928'de altı lise arkadaşı ile birlikte (Yaşar Nabi, Sabri Esat, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Kenan Hulusi) Yedi Meşale isimli ortak kitap yayımladılar. Ziya Osman, kitabın başarısı üzerine Yusuf Ziya'nın desteğiyle çıkarılan ve yayımı sekiz ay süren aynı isimdeki derginin kurucu yazarları arasında yer aldı. Ömrü boyunca topluluğun şiir anlayışına bağlı kalan tek Yedi Meşaleci oldu. Derginin kapanmasından sonra şiirlerini Milliyet ve İçtihat'ta yayımlattı. Varlık Dergisi'nin kurulmasından sonra ise metinlerini orada yayımlatmaya başladı.

Sinir hastası olan kuzenine aşık olan Ziya Osman, ailesinin itirazlarına rağmen liseyi bitirdiği yıl onunla evlendi. 12 yıl süren bu evlilik mutsuz ve karamsar olmasına yol açtı. Yüksek öğrenimini 1936'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı, aynı yıl İstanbul'da askerliğini yaptı.
Hukuk eğitimi sırasında bir yandan da Cumhuriyet Gazetesi muhasebe servisinde çalışan Ziya Osman Saba, çalışma hayatına 1938 yılında girdiği Emlak ve Eytam Bankası'nda uzun yıllar devam etti. 1943 yılında ilk eşinden ayrıldı. Aynı yıl, Yedi Meşale'den sonra ilk kitabı olan Sebil ve Güvercinler adlı kitabı yayımlandı. ABC Kitabevi'nin yayımladığı kitapta 66 şiiri yer almaktaydı. Ertesi yıl, çalıştığı bankada tanıştığı Rezzan Hanım ile evlenerek yavaş yavaş karamsarlığından kurtuldu. Bu evlilikten Orhan ve Osman isimli iki oğlu oldu.
Ziya Osman Saba, bankası tarafından Ankara'ya tayin edilmesi üzerine bir süre bu kentte yaşadıysa da İstanbul özlemi nedeniyle 1945 yılında bankadaki görevinden ayrıldı. İstanbul'da Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi'nde tashih şefi (düzeltmen) olarak çalıştı. 1947'de ikinci kitabı Geçen Zaman yayımlandı. Varlık Yayınları tarafından basılan bu kitap, şairin "Sebil ve Güvercinler" kitabındaki şiirlerle 1943-1946 arasında yazdığı şiirlerin biraraya getirilmesinden oluşuyordu. 1950'de geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle bu işi de bırakmak zorunda kalan Saba, yaşamının geri kalanında arkadaşı Yaşar Nabi'nin sahibi olduğu Varlık Yayınları'nın kitaplarını evinde basıma hazırlayarak geçimini sağladı.
İlk hikâye kitabı Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi 1952'de yayımlandı. 29 Ocak 1957 günü İstanbul'da bir kalp krizi sonucu Kadıköy'deki evinde hayatını kaybeden şairin Nefes Almak adlı şiir kitabı ile Değişen İstanbul adlı hikâye kitabı ölümünden sonra basıldı.
Eyüp Sultan'daki aile mezarına defnedilmiştir; ancak mezar bugün kayıptır.
Necip Fazıl Kısakürek    Şair-Yazar
1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji'nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi'nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal'den görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkî'nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir plânda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır.
Kısakürek Bahriye Mektebi'nin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümü'ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel'dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl  Paris'te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek  25 Mayıs 1983 tarihinde   Erenköy'deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.
Ödülleri
Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü'nü almıştır. Kısakürek'e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.
Yazı Hayatı
Necip Fazıl'ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua'da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında "benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim'in "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara'da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri'nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul'a nakletmiş, ancak dergi 17'nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu'da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu'nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.
ESERLERİ
Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.
Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı
Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.
·         Sembolizm akımı hakkında bir araştırma yapınız.
SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Baudelaire , Rimbaud,     Mallarme, Verlaine, Puşkin

       51 SAYFA
Ahenk unsurları

Ölçü
8’li hece ölçüsü
Uyak
-an,-ış, -le, -il, -en, -iş,  -şık, -ez       tam ve zengin kafiye  kullanılmış
Redif
-ın, -ında, - mekteyim
Edebi sanatlar
Teşbih, mübalağa,  teşhis , tezat,
Yapı Unsurları

Nazım birimi
dörtlük
Nazım birimi sayısı
dört
Uyak şeması
abab, cccd, eeff,ghgh
Tema
mutluluk
Nazım türü
Serbest nazım, Cumhuriyet devri  

     2.
    Ne içindeyim zamanın,
    Ne de büsbütün dışında;
    Yekpare, geniş bir anın
    Parçalanmaz akışında.

    Bir garip rüya rengiyle
    Uyuşmuş gibi her şekil,
    Rüzgârda uçan tüy bile
    Benim kadar hafif değil.

    Başım sükutu öğüten
    Uçsuz bucaksız değirmen;
    İçim muradına erm
    Abasız, postsuz bir derv.

    Kökü bende bir sarmaşık
    Olmuş dünya sezmekteyim,
    Mavi, masmavi bir ışık
    Ortasında yüzmekteyim.
Şiirde birbiriyle benzerlik oluşturan ses ve sözcükler şiirini ahengini sağlayan unsurlardır. Bu unsurlar akılda kalıcılığı sağlar, şiiri daha etkili kılar.
52. sayfa
3. kafiye ,redif, asonas, aliterasyon, ölçüsü 13 heceirde ahengi sağlayan unsurlardır.
Nazım birimi: dörtlük
Ölçüsü:  hece ölçüsü kullanılmış. 13 hece kalıbı
Uyak düzeni: abab,cdcd,efef,ghgh….. çapraz kafiye düzeninde yazılmış.
Birim sayısı: yedi
Kafiyeler ve redifler:
1. dörtlük
-sında  redif, -a yarım kafiye,   -inin redif, -er tam kafiye;
2. dörtlük
-ir, -  gi ‘ler tam kafiye
3. dörtlük
- en tam kafiye, -ele  zengin kafiye
4. dörtlük
-ar, -ir tam kafiye
5. dörtlük
-mı ve – ler redif, -e yarım kafiye, -ak tam kafiye
6.dörtlük:
-ları ve-lar redif,   -an tam kafiye, -e yarım kafiye
7.dörtlük:
-en tamkafiye,-ye tam kafiye
4. şiirde kullanılan söz sanatları: teşbih, teşhis, nida, istifham,
Söz sanatları şiire zenginlik katar, anlamı güçlendirir.
5. gazelin dili daha süslü ve daha sanatlıdır. Gazelde kalıplaşmış ifadeler vardır. Cumhuriyet devri Türk şiirinde sade bir dil kullanılır. Konu olarak he iki şiir de bireysel konuları işlemişlerdir. Selam adlı şiir de söz sanatları yönünden zengin bir şiirdir.
6. Örümcek Ağı adlı metin iki birimden oluşmaktadır. Bu birimler birbirine kafiye düzeni ile bağlanmıştır.  Şiirin kafiye örgüsü  abab, cccb şeklindedir. İki dörtlüğü birleştiren başka bir unsur ise şiirin temasıdır.
7.şiirin teması : Sıkıntı, ıstırap.
8. Örümcek Ağı  adlışiir Necip Fazıl’ın edebi ve fikri yönüyle uyuşmaktadır. Şair çalkantılı bir hayat geçirmiştir. Eserlerinde yaşadığı bu bunalımlı hayatın izleri vardır. Şiirlerinde mistik bir felsefe hâkimdir.

Sayfa 53. 9.soru.

Ruh hallerini ifade eden kelimeler
Doğal görüşlerini ifade eden kelimeler
Ne İçindeyim Zamanın


Zaman, iç, rüya, mavi ,ışık, derviş, aba, post, sarmaşık….
Tüy, hafif,  baş, rüzgar, uçan,

Selam
Işıktan kuşlar, kanat, pembe, akşam seheri, eteklerinin musikisi, rüya….
Bir, geçmiş, uzattığım, bu , güzel, iyi…


Örümcek Ağı

Örümcek ağı, ruh, sönecek, kalbim, yırtılıyor, çıkamaz, göğüs…

Kulağım, duvar, gün, doğunca, başka, bir….

10. soru. Şiir okunduğunda insana hüzün veriyor. Akşamın kızıllığında batan güneşi seyretmek, geçip giden acı tatlı hatıraları çağrıştırıyor.
11. şiirde duygu ve düşünceler semboller vasıtasıyla aktarılmış. Akşam, yorgun ölen güneş, hüzün yükseliyor, siyah örtü,sefil cümbüş, hazzın kamçısı… gibi ifadeler sembolizmin özelliklerini yansıtmaktadır. Diğer şiirlerde de benzer ifadeler kullanılmıştır.
12. Her üç şiir de insanın ruh halini anlatıyor. Bireysel temalar. 


12. Sınıf Dil ve Anlatım Kitabı Cevapları –I. Ünite Yüksek Ökçeler sayfa 47-53


9.etkinlik
a.  Olay öyküsü “Maupassant tarzı öykü
Bu tarz öykülere “klasik vak’a öyküsü” de denir.
Bu tür öykülerde olaylar zinciri, kişi, zaman, yer öğesine bağlıdır.
Olaylar serim, düğüm, çözüm sırasına uygun olarak anlatılır.
Olay, zamana göre mantıklı bir sıralama ile verilir, düğüm bölümünde oluşan merak, çözüm bölümünde gi-derilir.
Bu teknik, Fransız sanatçı Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Maupassant tarzı öykü” de denir.
Türk edebiyatında bu tarz öykücülüğün en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin’dir. Ayrıca Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Talip Apaydın da olay türü öykücülüğünün temsilcileri arasındadır.
b.
* Hikayedeki olay ve kişiler önceden belirlenmiştir.
* Evet bu tür olaylarla gerçek hayatta da karşılaşılabilir.

* Hatice Hanım'ın En sonunda dürüst  hizmetçiler bulacağını düşünüyordum, fakat hikaye tahmin edemediğim bir sonla bitti.
* Mekan Hatice Hanım'ın Sosyal seviyesini yansıtıyor. Hatice Hanım Zengin biridir. Bu yüzden olay köşkte geçiyor.
* Hatice Hanım köşkteki hizmetçileri hırsızlık ve ahlaksızlık yaptıkları için kovuyor. Rahatsız olmasına rağmen yüksek ökçeli ayakkabıları dürüst bir hizmetçi bulamadığı için giyiyor. Hizmetçilerin yaptığı hırsızlıkları ve yanlışları duymamak ve görmemek için giyiyor.
* Hikayede gerçek dışı abartılara rastlanmıyor.
* Hikayede zaman, mekan ve kişiler birbiriyle uyum içindedir. Zengin birinin köşkünde hizmetçilik yapan insanlar ve bunların durumlarına göre aç gözlülük edip hırsızlık yapmaları durumlarına uygundur.
*  burada görmeye dayalı değil duymaya dayalı bir gözlem var. Hatice Hanım Mutfağın kapısına gelince gördüğü manzara karşısında gözlerini kapatmıştır.
c.  Mapussant Tarzı hikaye, seçilmiş olay ve kahramanlar üzerine kurumuştur                      (   D  )
    Bu tarz hikayede olay, kişi ve mekan ilişkisi okuyucuda gerçeklik duygusu  uyandırır        (   D  )
    Hikayenin çekirdeğini oluşturan çatışma ve karşılaşmalar merak uyandıracak şekilde düzenlenir( D)
   Hikayenin sonu beklenmedik bir şekilde biter.     (  D  )
    Mekan ve kişi birbiriyle uyumludur, rastlantılar görülmez.  (  D  )
   Olaylar, kişi ve mekan arasındaki ilişkilerde sebep- sonu ilişkisine önem verilir.   ( D  )
   Hikayelerde sosyal çevre anlatılırken olay ve kişileri belirleyen faktörlere önem verilir. (  D  )
  Doğal çevre anlatılırken gözlemlerden yararlanılır. ( D  )
10. ETKİNLİK
* Olaylar kronolojik bir sıralamaya göre dizilmiş sebep sonuç ilişkisi içerisinde sıralanmıştır.
* metnin anlamı kendisini oluşturan parçaların ortak paydasıdır,  metin kendini oluşturan birimlerdeki anlamlara indirgenemez.
*   Bir edebi metni her okuyan kendine göre bir yorum çıkarabilir. Bu edebi eserin özellikleri arasındadır. Edebi  eserler çok anlamlıdırlar.
* Evet her okuyuşta olayın farklı bir yanını görüyoruz.
*  metinde açıkça ifade edilmemiş düşüncelerle açıkça ifade edilmiş düşünceler arasında temayı yansıtmaları açısından bir ilgi var. Aynı temayı yansıtıyorlar.( Soru tam açık değil)
* Metinde yaşanılan olay günlük hayatta karşımıza çıkabilecek bir olaydır. Bu yönüyle eser gerçekçidir.
* İnsan hayatta her zaman istediği ve özlediği bir hayatı yaşayamayabilir, Hatice Hanım’da bunu görüyoruz. Öyle zamanlar olur ki kendinizi hayatın akışına bırakmak zorunda kalırsınız.
11. etkinlik
* Mapussant tarzı hikayelerde üçüncü tekil şahıs anlatıcı kullanılır. Anlatıcı olayı adım adım takip eder. Her şeyi görür, bilir.
* Hikayede ilahi bakış açısı anlatıcı kullanılmıştır. Anlatıcı olayı baştan sona her yönüyle bilen biridir. Kahramanların kafalarının içinden geçenleri de bilir.
* Hikayenin sosyal bozulma olarak değerlendirilecek küçük bir anekdotta, yalıda çalışan ve çalışmak için alınan hizmetkarların hırsızlık yapmalarıdır. Hatice Hanım’ ın yüksek ökçeli ayakkabıları bu anekdotun hikayenin başında ortaya çıkmasını engellemiştir. Batı hayranlığının timsali olan yüksek ökçeli ayakkabılar ne zaman terk edilmiş o zaman da yalı içerisinde görülen diğer aksaklıklar Ömer Seyfettin’in üzerinde durduğu önemli temalar haline gelir.
Bu çalkantılarda zamanla etkilenen Hatice Hanım’ da artık gözünün görmediğinden vicdanım rahat düşüncesi ile eski hayatına tekrar geri döner . Hikayenin teması sosyal çarpıklıklardır.
·         Hikayede olay parçaları, mekan ve kişiler bir bütün oluşturarak temanın somutlaşmasını sağlamışlardır.
·         Tema yazıldığı dönemle ilişkilidir. O dönemde bozulan  toplumsal yapıyı ortaya koyar.
·         Evet olayın zamanı açıkça olmasa da  belirlenebilir. “On üç yaşında evlenmiş, eşi öleli on yıl olmuş. Dokuz yıldrır hizmet eden sadık hizmetçiler”” ifadeleri zamanı gösteriyor.
b.
c……..
ç..Bizim yazdığımız hikayeyle Ömer Seyfettin’in yazdığı hikaye açıklık, akıcılık , duruluk yönünden aynı olamaz.
12. etkinlik
a. "GENÇ KALEMLER" ve "YENİ LİSAN" Milli Edebiyat akımını asıl başlatanlar, Selanik'te çı­kardıkları Genç Kalemler dergisiyle Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp'tir. 1911 de yayımlanan Genç Kalemler'in ilk sayısında yer alan ve Ömer Seyfettin tarafından yazıldığı düşünülen "Yeni Lisan" başlıklı makale bu edebiyatın bildirgesi gibidir. Yeni Li­san makalesinde milli bir dil ve edebiyattan söz edil­mektedir. Milli Edebiyat hareketi öncelikle bir dil hare­keti olarak ele alınmıştır. Dergi yazarları ilk olarak dilin millileştirilmesiyle işe başlarlar. Sade Türkçenin bir dava olarak ele alınması ilk kez bu dergide ortaya konmuştur. "Milli Edebiyat" terimi de yine ilk defa bu dergide kullanılmıştır.
Genç Kalemler, daha önce Manastır'da Hüsn ve Şiir adıyla 1909 yılında 8 sayı çıkan bir derginin devamı ve 2. cildi olarak çıkmaya başlamıştır. Genç Kalemler der­gisi, ilk sayısından son sayısına kadar başmakalelerini temel hedefi "yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak" ve böylece "yazı dili ve konuşma dili ikiliğini ortadan kaldırmak" olan "Yeni Lisan" meselesine ayırdığı gibi, diğer sütunlarını da bu konu etrafındaki tartışmalara ayırmış, meseleyi tam bir ciddiyet ve ısrarla yürütmeye çalışmıştır.
Genel amaçları şöyledir:
• Dil sade olmalıdır.
• Ulusal kaynaklara ve yurt sorunlarına eğilmek ge­reklidir.
• Şiirde yalnız hece ölçüsü kullanılmalıdır.
Edebiyat dilinin o zamana kadar tamamen Arapça ve Farsçanın hâkimiyeti altında "yapma bir dil" olduğu inancında olan Genç Kalemler sanatçıları, Edebiyat-ı Cedide ve Fecr-i Ati üyelerini "dillerinin yabancılığından dolayı" şiddetle eleştirmişler ve daha geniş halk kitlelerine seslenmek imkânını sağlayacağı ve böylece medeni kalkınmaya da yardım edeceği için sadece edebi değil, aynı zamanda sosyal bir dava saydıkları "Yeni Lisan" davasının gerçekleştirilmesi için birtakım ilkeler belirlemişlerdir.
Bu ilkeler, aynı zamanda Milli Edebiyat'ın dil anlayışı olarak kabul edilmiştir.

b. Ömer Seyfettin Batılaşmanın yanlış değerlendirilmesi sonucu toplumda meydana gelen kültürel ve ahlaki bozulmayı ve bunun yanlışlığını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu yüzden daha çok ahlaki ve milli değerlerimizi ön plana çıkaran eserler vermiştir.

  Sayfa 60
ÖLÇME  -    DEĞERLENDİRME 

A.
1. Söz sanatları ve imgeler şiirin çok anlamlılığını sağlar. Duygu ve düşünceler daha etkili bir şekilde sunulur.
2. Saf (öz) Şiirin Özellikleri
•Sanatın form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel Şiir yazmaktır. Bu anlayışla kendilerine özgü özel imge düzeni oluştururlar.
•Özgün ve yaratıcı olan bu imgeler dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni olanaklar sunacak bir yapıya sahiptir.
•Dilde saflaşma düşüncesi kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir.
•Şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir.
•Şiiri soylu bir sanat olarak kabul eden bu şairlerde düşsel ve bireysel yön ağır basar .
•İçsel ve bireysel bir yaklaşımla evrensel insan tecrübesini dile getirirler.
•Şiirde biçim endişesi duyan bu şairlerde dize ve dil baş tacıdır.
•Disiplinli çalışarak mükemmele varan halis şiir yazma endişesi kendisini hissettirir.
•Şairlerde sembolizm akımının izleri görülür.
•Gizemselcilik bireyselcilik,ruh, ölüm ,masal ,mit temaları yoğun olarak işlenir.


Saf Öz Şiir
Sanatın form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel Şiir yazmaktır bu anlayışla kendilerine özgü özel imge düzeni oluştururlar özgün ve yaratıcı olan bu imgeler dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni olanaklar sunacak bir yapıya sahiptir dilde saflaşma düşüncesi kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir
Şiiri soylu bir sanat olarak kabul eden bu şairlerde düşsek ve bireysel yön ağır basar .içsel ve bireysel bir yaklaşımla evrensel insan tecrübesini dile getirirler
Şiirde biçim endişisesi dua-yan bu şairlerde dize ve dil baş tacıdır.disiplinli çalışarak mükemmele varan halis şiir yazma endişesi kendisini hissettirir
şairlerde sembolizm akımının izleri görülür.
gizemselcilik bireyselcilik,ruh, ölüm ,masal ,mit temalarının yogunca işlendiği bu şiirler zeka ve bilincin disipliniyle bütünleştirilerek yazılmıştır
ÖZ (SAF)ŞİİR Temsilcileri ve Özellikleri
Saf şiir anlayışı Paul Valery’nin şiirde dili her şeyin üstünde tutan görüşünden hareketle, Batı edebiyatından Paul Valery,Stephane Mallerme ve Divan şiirinin biçimci yapısından bir hayli etkilenen şairlerimizde (Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Asaf Halet Çelebi, Necip Fazıl Kısakürek, Özdemir Asaf, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ziya Osman Saba) görülen ortak zevk ve anlayışa verilen addır.
•Türk edebiyatında “Saf Şiir” eğilimi Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı makalesiyle (Türk edebiyatında ilk poetika örneği kabul edilir.) başlar.
• Sanatın bir form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel şiir yazmaktır.Bu anlayışla kendilerine özgü özel bir imge düzeni oluştururlar.Özgün ve yaratıcı olan bu imgeler,dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni olanaklar sunacak bir yapıya sahiptir.Dilde saflaşma düşüncesi,kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir.Şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir.
• Şiirde her türlü ideolojik sapmanın dışında kalarak sadece okuyucuda estetik haz uyandıran şiir yazma eğilimi,bu şairleri her türlü mektepleşme eğiliminin dışında kalıp müstakil şahsiyetler olarak şiir yazmaya yöneltmiştir.
• Şiiri soylu bir sanat olarak kabul eden bu şairlerde düşsel(hayali) ve bireysel yön ağır basar.İçsel ve bireyci bir yaklaşımla evrensel insan tecrübesini dile getirirler.
• Saf şiir anlayışında estetik tavır ön plandadır.Bu anlayıştaki şairler didaktik bilgiden uzak durup;bir şey öğretmeyi değil,musikiyle ya da musikinin çağrıştırdığı,uyandırdığı imgelerle insanın estetik duyarlılığını doyurmayı amaç edinirler. Kısacası bu şairler şiirde anlama fazla önem vermezler. Anlaşılmak için değil ;duyulmak, hissedilmek için şiir yazarlar.
• Şiirde biçim endişesi duyan bu şairlerde dize ve dil baş tacıdır. Disiplinli çalışarak mükemmele varan halis şiir yazma endişesi kendini hissettirir.
• Gizemsellik,simgecilik,bireysellik,ruh,ölüm,masal,rüya,mit temalarının yoğunca işlendiği bu şiirler zekâ ve bilincin disipliniyle bütünleştirilerek yazılmıştır.
A.
1.   birinci boşluk…..ahenk unsurları….
2……. Öz Şiir….
B.     Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise D yanlış ise Y getiriniz.
  1.D,    2. D,    3. Y
C.1. b . Mehmet Akif Ersoy
     2.  E Şiirin toplumsal ve ideolojik bir görevi vardır.
     3.A.   " Bir tren gelir her gün bu saatte
                Aralıksız öter düdüğü"



SERBEST MÜSTEZAT:
19. Yüzyıl sonlarında özellikle Servet-i Fünun'cuların geliştirdikleri bir nazım biçimi. Divan şiirindeki müstezat'tan şu özellikleriyle ayrılır:
* Serbest müstezat, hem aruz, hem de hecenin çeşitli kalıplarıyla yazılabilir.
* Temel olarak alınan kalıbın çeşitli parçaları çeşitli düzenlerle bir arada kullanılabileceği gibi aynı nazım içinde yalnız bir kalıp değil, başka kalıplar ve bunların parçaları da kullanılabilir.
* Uzun ve kısa mısralar kimi zaman belli bir düzen içinde sıralanır, kimi zaman da herhangi bir düzene bağlı kalınmaz.
* Kafiye örgüsünün düzenlenişi de kurala değil, şairin isteğine bağlıdır.
* Müstezat'ın daha özgürce kullanılmış biçimdir.
* Sembolizmin yaygın olduğu bir dönemde Fransa'da ortaya çıkan bir şiir şeklidir.
* Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şairlerince kullanılmıştır.
* Serbest müstezatta nazım nesre yaklaştırılmıştır.
Bu özellikleriyle serbest müstezat, Divan şiirindeki müstezat'ın geliştirilmesiyle oluşturulmamış, doğrudan Batı şiirinden alınmıştır. Klasik nazım biçimlerinden ve tek ölçünün bir örnekliliğinden kurtuluş yeni biçimler ve ahenkler yaratmak düşüncesiyle oluşturulan bu biçim, serbest nazıma geçişte bir aşama olmuştur.
Serbest müstezatın başarılı örneklerini Tevfik FikretCenap Sahabettin ve Ahmet Haşim vermiştir.

Serbest nazım hakkında bilgi
Kısaca, ifade ile düzensiz şiir demektir. Bu şiirlerde mısralar ya düzgün bir görünüş arzederler, ya da karışık bir sıra meydana getirirler. Herhangi bir ölçüye veya kafiyeye bağlı değildirler.
Ancak düzgün sıralanışta mısralar aşağı yukarı birbirine benzerler. Mısraların karışık sıralanışı halinde ise dikkati çekecek derecede bir ölçü ve kafiye değişikliği görülür. İfade etmek gerekir ki, serbest nazım bizim edebiyatımızda oldukça yenidir. Bu şekilde şiir yazanların en büyük düşünceleri vezin ve kafiye endişesinden kurtulmaktır. Aruzu kullanmak istemeyenler hece veznini benimsediler.
Hece veznini kullanmakta zorluk görenler de serbest nazma sığındılar. Çünkü serbest nazımda aruzda ve hecede olduğu şekilde, vezin ve kafiye gibi uyulması gereken her hangi bir kurallar dünyası yoktu. Bu bakımdan yazmak daha rahattı.
Bu şeklin dünya edebiyatında tanınmış temsilcileri, Heine, Aliot, Whitman, Claudei vb. şairlerdir. Bizde ilk temsilcisi Cenap Şehabettin'dir. Cumhuriyet'ten sonra işe serbest nazmın edebiyatımızda yaygın bir şekilde kullanıldığı görülmektedir. Serbest nazımla yazılan şiirler şekil bakımından üçe ayrılır:
a) Vezinli kafiyeli serbest nazım: Aruzun veya hecenin değişik kalıpları ile yazılır. Vezin mısradan mısraya değişir. Şiir hece vezni ile yazılmışsa hecenin, aruzla yazılmışsa aruzun değişik kalıpları ahengi kuvvetlendirecek şekilde kullanılır. Muralar arasında kafiye vardır; ancak dizilişi şairin anlayışına göre değişir.
b) Vezinsiz kafiyeli serbest nazım: Bu şiirde vezin yoktur. Kafiyenin dizilişi ise şairin anlayışına göre değişir.
c) Vezinsiz kafiyesiz serbest nazım: Kafiye ve vezin endişesi taşımadan, tam anlamıyla serbest bir şekilde kaleme alınan şiirlerdir.
Serbest Nazım: Genellikle ölçü ve kafiyeye bağlı bulunmayan, dizelerindeki hece sayısı değişik olan şiirlerdir. Servet-i Fünûn’dan sonra kullanılmaya başlanan bu nazım şekli günümüzde çok yaygınlaşmıştır. Ölçü ve kafiye şiire ahenk verir. Serbest nazımlar da ise bu ahenk aliterasyon ve asonanslarla sağlanır.
Serbest nazmın, şairlerin kullanışlarına göre pek çok çeşitleri vardır. Bunun için de henüz belirginleşmiş bir kuralı yoktur.
Toplumcu Şiir: Halkı ve halkın sorunlarını anlatan şiir türüdür. Nazım Hikmet ve Rıfat Ilgaz’ın şiirleri buna örnektir. Yirminci yüzyılın başlarında, neredeyse tüm dünyada eş zamanlı olarak gelişen siyasal ve toplumsal hareketlere bağlı olarak yeni bir edebiyat akımı doğar.

Toplumsal gerçekçilik ya da sosyalist gerçekçilik adı verilen bu akım; şiirden, edebiyatın ve sanatın her alanına kadar geniş bir yelpazede etkisini gösterir. Emekçilerin sorunlarını, emek-sermaye çelişkisini ve yaşamsal kaygılarını konu alan bu akım, “toplum için sanat” görüşünü temsil eder.
Serbest Nazım ve Toplumcu Şiirin Özellikleri:
Pragmatik, yani çıkarcı şiirdir.
Şiir tezlidir, savunulan bir görüş vardır ve bu görüş kendini şiirde belli eder.
Şair, toplumun bir parçası olduğu için şiirlerini toplumsal bir kaygı ile yazmalıdır.
Şair ancak toplum şiirleri yazarak kendini geliştirebilir. Bireysellikten önce kolektiflik vardır.
Dilin harekete geçiren gücünden, etkisinden yararlanılmıştır.
Söylev üslubundan yararlanılmıştır.
Geniş kitlelere hitap etmek, onları harekete geçirmek için yazılmıştır.
Şiirde biçimden çok içeriğe önem vermişler bu sebeple de ölçüsüz, kafiyesiz şiirler yazmışlardır.
Gelecekçilik (Fütürizm) akımından etkilenmişlerdir.
Gelecekçilik (Fütürizm): 20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkan bu akımın sanatçıları, şiirde temel öğelerin cesaret, isyan ve cüret olduğunu savunmuşlardır. Edebiyatın durgun değil hareketli, barışçıl değil kavgacıl olmasını istemişlerdir. Savaşı övmüşler ve geçmişi kötülemişlerdir. Türk Edebiyatında Nazım Hikmet, ünlü Rus şairi gelecekçi Mayokovski’den etkilenmiştir.
·         1. NAZIM HİKMET (1902 – 1963)
Toplumcu gerçekçi edebiyatın öncüsü olup, ilk şiirlerini ölçülü ve uyaklı yazmıştır.
Rusya’daki öğrenim yıllarında Fütürist şair Mayakovski’nin sanat görüşünü benimsemiş, ölçülü ve uyaklı şiiri bırakmıştır.
Rusya’dan döndükten sonra öz, biçim ve tema bakımından yeni şiirleriyle serbest nazmın ve toplumcu şiirin ilk örneklerini vermiş; bu yönüyle pek çok şairi etkilemiştir.
Şiir dışında roman, tiyatro, masal, mektup gibi türlerde eserler vermiştir.
“Memleketimden İnsan Manzaraları” ve Kuruluş Savaşı’nı anlattığı “Kuvayı Milliye Destanı” önemli eserlerindendir.
Eserleri:
Şiir: 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-u, Memleketimden İnsan Manzaraları, Kuvayı Milliye Destanı
Tiyatro: Kafatası, Yusuf ile Menofis
Roman: Kan Konuşmaz
Masal: Sevdalı Bulut
Mektup: Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar
·         Fakirlik, cehalet, savaşlar, gelir dağılımındaki eşitsizlik, ahlaki çöküntü ve ırkçılık günümüz sorunları arasında en öne çıkan sorunlardır. Bu sorunların temelinde insanın aç gözlülüğü ve üstünlük duygusu yatmaktadır bu da cehaletten kaynaklanır. Dolayısıyla insanları bilinçlendirmek, eğitim ve kültür seviyelerini yükseltmek ve höş görü anlayışını toplumlar arasında yaymak sorunları çözebilir.
·         Bir sanatçının kişisel duygu ve düşüncelerin yanında içinde yaşadığı toplumun sorunlarına eğilmesi sanatçının toplumsal sorunlara karşı duyarlı olduğunu gösterir. Her sanatçı içinde yaşadığı toplumun sorunlarını sanat yoluyla dile getirmeli bunlara dikkat çekmelidir. Bu sanatçının topluma olan bir borcudur.

1.
Ahenk unsurları

Ölçü
Serbest ölçü
Uyak
Belirli bir kafiye yok ikinci bentte –r ‘ler yarım kafiye, b,y,k,l n,s, sesleriyle aliterasyon yapılmış, ü, i, a, sesleriile asonans yapılmış.
Redif
-başka herkese yeter, -da öyle redif
Sese dayalı edebi sanatlar
Büyük insanlık sözü tekrar edilmiş tekrir sanatı var,
Yapı unsurları

Nazım birimi
Serbest nazım
Nazım birimi sayısı
Dört
Uyak şeması
Belirli bir kafiye örgüsü yok
Tema
insanlığın çoğunluğunu oluşturan fakirleri hayata bağlayan şeyin umut olduğu
Nazım türü
Serbest nazım

1.Etkinlik
*  Tekrar edilen kelimelerbüyük insanlık,  de öyle, herkese yeter.  –r sesleri tekrar edilmiş,  b,y,k,l n,s, sesleriyle aliterasyon yapılmış, ü, i, a, sesleri ile asonans yapılmış.Bunlar şiirdeki ahengi sağlayan unsurlardır. Şiirin daha etkili olmasını sağlamışlar. 
* Ölçülü ve kafiyeli şiirlere göre şiiri sesli okuyunca  farklılık oluyor. Bu şiirde ahengi sağlayan şey ses tekrarları ve anlam bütünlüğüdür. Şiirde vurgu ve tonlama ile ahenk oluşturulmuş.
2.  Serbest nazım da yazma kolaylığı var. Ölçülü ve kafiyeli şiirde sözcükleri kafiyeli bir şekilde dizmek, belirli bir ölçü tutturma zorunluluğu  şiirin oluşmasını zorlar. Serbest nazımda anlam bir mısrada bitmeyip diğer mısralara kaydığı için hem ahenk hem de söyleyiş kolaylığı kazandırıyor.
3. Gelecekçilik (Fütürizm) akımından etkilenmişlerdir.  Bu yüzden şair şiirlerini bilinen nazım birimlerinden biriyle yazmamış.
Gelecekçilik (Fütürizm): 20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkan bu akımın sanatçıları, şiirde temel öğelerin cesaret, isyan ve cüret olduğunu savunmuşlardır. Edebiyatın durgun değil hareketli, barışçıl değil kavgacıl olmasını istemişlerdir. Savaşı övmüşler ve geçmişi kötülemişlerdir. Türk Edebiyatında Nazım Hikmet, ünlü Rus şairi gelecekçi Mayokovski’den etkilenmiştir.
4.”Büyük İnsanlık”şiiri ema olarak şiire bir yenilik getirmiştir. Daha önce de fakirlik konusu şiirlerde işlenmiştir. Fakat burada bütün insanlığın içinde bulunduğu bir sorun dile getirilmiş. Bu  sosyalizm anlayışının bir ürünüdür. Tema gerçekçidir.
5. Büyük insanlık, pirinç de öyle, kumaş da öyle, kitap da öyle, şeker de öyle, sekizinde işe gitmek, trende üçüncü mevki gibi ifadeler şiirini içeriğini yansıtan ifadelerdir. Bu ifadeler daha önce karşımıza çıkan ifadeler değildir.


HAZIRLIK SAYFA 69
1.Halk Şiirinin Genel Özellikleri:
İçerik, tema ve şekil yönünden İslamiyet'ten önceki Türk Şiir geleneğiyle benzerlikler gösterir.
Halk şiiri geleneğinde eser verenlerin çoğu halkın içinde gelip onların ortak duygularını yansıtmayı amaçlayan, düzenli bir eğitimden almamış kişilerdir. Özellikle anonim halk şiiri ve âşık tarzı halk şiiri, genel olarak ekonomik durumu çok iyi olmayan, hayatın zorluklarıyla müca­dele eden, edebiyat estetiğinden çok; ince bir sezgi, duyuş algılama yeteneğine sahip Anadolu insanının zihniyet dünyası etrafında oluş­muştur.
Halk şiiri, divan şiirinde olduğu gibi yüce, yüksek ve ideal olmaya de­ğil hayatın gerçeklerine yönelik bir şiirdir. Bu şiirde önemli olan biçim değil "mana"dır. Bu yönüyle soyut unsurlardan çok somut unsurlar, hayali güzellerden çok gerçek güzeller; mitolojik kahramanlar, olağanüstü olay ve olgulardan çok günlük hayatın gerçekleri şiirde işlenir.
Sözlü gelenek içinde çoğunlukla da irticalen (doğaçlama, birdenbire ve içinden geldiği gibi söylemek) oluşturulan halk şiiri, sonraki kuşakla­ra da genellikle sözlü gelenek yoluyla aktarılmıştır.
Şairlerin çoğu şiirlerini ilk söylediklerinde yazıya geçirmedikleri için, şiirlerin birçoğu unutulmuş, hafızalarda kaldığı kadarıyla günümüze ulaşmıştır. Günümüzde bu edebiyata ait bir şiirin, Anadolu'nun farklı yörelerinde, farklı varyantlarıyla karşımıza çıkmasının nedeni budur. (Varyant: Bir eserin aslından çok az ayrılan değişik biçimi)
Divan şairleri, kendi şiirlerinden beğendiklerini divan adı verilen kitap­larda toplayıp yazıya geçirmişlerdir. Ancak, halk şiiri, yazılan bir şiir ol­maktan ziyade söylenen bir şiir olduğu için şairlerin hayattayken kendi şiirlerini bir araya getirip yazıya geçirmeleri pek mümkün olmamıştır. Bu nedenle bu şairlerin şiirleri başkaları tarafından "mecmua" veya "cönk" diye adlandırılan defterlerde toplanmıştır.
Zaman zaman Arapça ve Farsça sözcükler kullanılmışsa da halkın konuşma diliyle oluşturulmuştur. Özellikle anonim halk şiiriyle âşık tarzı halk şiirinde Türkiye Türkçesinin ortak sözcüklerinin yanında ürünlerin dilinde yöresel sözcüklere de rastlanır.
Anlatım, içten, canlı ve yalındır. Divan edebiyatındaki kadar edebî sanatlara fazla yer verilmemiştir. Fakat söyleyiş güzelliği yaratmak için kalıplaşmış benzetmelere (mazmunlara) başvurulmuştur. İnci: diş, kalem: kaş, elma: yanak, ok: kirpik, suna: turna; ela göz, yeşil başlı ördek gibi...
Şiirlerde, aşk, ayrılık, sevgiliye özlem, doğa güzelliği, ölüm, toplum­sal olaylar, kahramanlık, din ve tasavvuf gibi temalar işlenmiştir.
Şiirlerin nazım birimi genellikle dörtlüktür.
Şiirler, hece ölçüsüyle söylenmiş, en çok 7, 8 ve 11'li kalıplar kulla­nılmıştır. Divan şiirinden etkilenen bazı şairler aruz öl­çüsünü de kullanmıştır. (Âşık Ömer, Kâtibi, Dertli, Gevheri, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni gibi)
Halk şiirinde ahengi sağlamak için genellikle yarım ve cinası uyak kullanılmıştır. Bazen de sadece redife yer verilmiştir. Halk şiiri geleneğindeki şairler özellikle ölçü ve uyak yönünden divan şairleri kadar titiz değiller, biçim mükemmelliğine önem vermezler. Örneğin 8'li hece öl­çüsüyle söylenmiş bir şiirin bazı dizelerinde 7 veya 9 hece bulunması, iki dizesinde tam kafiye bulunan bir dörtlüğün üçüncü dizesinde yarım kafiye kullanılması halk şiirinde zaman zaman karşılaşılan bir durum­dur. Biçimle ilgili bu kusurların nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Bazı, şairlerin okur-yazar olmaması, biçim ve uyak konusunda ye­terli bilgiye sahip olmaması,
Şairlerin, şiirlerini saz eşliğinde ve hazırlıksız (irticalen) söyle­meleri,
Kulak için kafiye anlayışı benimsenmiştir.
Şairlerin biçim güzelliğini değil, anlam güzelliğini ön planda tut­maları.
Koşma, semai, mani, türkü, varsağı, gibi nazım şekilleri kullanılmış, konuları bakımından şiirler, güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt, nefes, ilahi, sathiye gibi isimler almıştır. İşledikleri konuya göre adlan­dırılan bu ürünler halk şiiri nazım türlerini meydana getirmiştir.
Şiirler çoğu zaman müzikle iç içedir, belli bir ezgiyle söylenir.
2. Milli Edebiyat akımının özellikleri, Cumhuriyet’in ilk on yılının da bir özeti olmaktadır. Bu çerçeve içerisinde, Milli Edebiyat akımının ilkeleri de şu şekilde belirtilebilir:
Dilde yalınlık (en mühim prensip), Türkçe karşılığı olan Arapça ve Farsça kelimelerin atılması. Yalın (süssüz, sanatsız, özentisiz) bir dille yazma; İstanbul Türkçesini kullanma.
**Halk edebiyatı şiir biçimlerinden yararlanma
**Hece ölçüsü,
**Konu seçiminde yerlilik.
**Konularını hayattan, ülke şartlarından seçme.
**Millî kaynaklara yönelme.
 Yukarıdaki maddelere baktığımızda Milli edebiyat döneminde batı şiirinden çok fazla bir etkileşimin olmadığı bunun yerine öz kaynaklara yönelme olduğu anlaşılacaktır. Daha sonraki dönemlerde ise sürrealist şiir anlayışı Türk şiirini etkisi altına almıştır.
3. Hüseyin Nihal Atsız
1905 yılında İstanbul'da doğdu.Yüksek Öğretmen Dkulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1930).Edebiyat öğretmenliği ve kütüphanecilik yaptı. Türk milliyetçiliğine gönül verdi, Atsız Mecmua, Orkun ve Ötüken dergilerini yayınladı. Şiirleri, romanları, araştırmaları ve Osmanlı Türçesinden sadeleştirmeleri yayınlanmıştır.11 Aralık 1975 tarihinde vefat etti, kabri Karacaahmet Mezarlığındadır.Nihal Atsız, yazar Necdet Sançar'ın da ağabeyi, Yağmur ve Buğra Atsız'ın babasıdır.


ESERLERİ(bazı):Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt, Ruh Adam(roman),Yolların Sonu (şiir), Edirneli Nazmi, Türk Tarihi Üzerine Toplamalar, Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Ülküsü,Osmanlı Tarihine Ait Takvimler, Türk Tarihinde Meseleler, Kemalpaşaoğlu, Birgili Mehmet Efendi, Ebussud ve Ali bibliyografyaları.
Orhan Şaik Gökyay
 (d. 16 Temmuz 1902 İnebolu; ö. 2 Aralık 1994). Edebiyat tarihi ve dil araştırmacısı, şair, öğretmen.
“Bu Vatan Kimin” şiiri ile hafızalarda yer etmiş vatansever bir şairdir. Edebiyat alanında şairliğinden çok eleştirmenliği ve araştırmacılığı ile öne çıktı. Dil konusunda yaptığı en önemli çalışma Dede Korkut hikâyeleri’ni sadeleştirmesidir. Yetmiş yıl boyunca öğretmenlik yaptı, binlerce öğrenci yetiştirdi.
Bestesi Arif Sami Toker’e ait olan ve Türk Müziği’nin klasikleri arasında sayılan “Çıksam Şu Dağların Yücelerine” şarkısının güftesinin yazarıdır
ARiF NiHAT ASYA
(7 Şubat 1904- 5 Ocak 1975) Şair, Çatalca'nın İnceğiz köyünde doğdu. Balkan Savaşı'nın sonunda İstanbul'a geldi. Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerinde okudu. Gülşen-i Maarif Rüşdiyesi'nde iken Bolu Sultanîsi'ne, buradan Kastamonu Sultanîsi'ne geçti. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Darulmuallimîn-i Âliyyesi'ne girdi. Buraya bağlı olarak Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi (1928). 14 yıl edebiyat öğretmenliği ve idarecilik yaptıktan sonra 1950-1954 yılları arasında Adana milletvekili olarak Meclis'te bulundu. 1959-1961 yılları arasında Kıbrıs'ta öğretmenlik yaptı. 1962'de emekli oldu. Ankara'da öldü.
ESERLERi:
DUALAR ve AMiNLER
Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.
KÖKLER ve DALLAR
Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.
BiR BAYRAK RÜZGAR BEKLiYOR
Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

Zeki Ömer Defne
Zeki Ömer Defne, (d. Çankırı, 1903 - Aralık 1992) Türk şair.
Ankara Muallim Mektebi'nden mezun olduktan sonra ilkokul öğretmeni olarak görev yaptı. Daha sonra dışardan bitirme sınavları yoluyla lise öğretmenliğine geçti. Kastamonu Lisesi'nde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği ve yöneticilik yaptı. İstanbul'da Kabataş Lisesi'nde de çalıştı. Sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1939 yılında tamamladı. Daha sonra sırasıyla Galatasaray Lisesi'nde, Alman Lisesi'nde, Şişli Terakki Lisesi'nde ve Harp Akademisi'nde edebiyat öğretmeni olarak görev yaptı.
İlk şiiri 1923'de Halk Yolu dergisinde yayınlandı. Halk Edebiyatı geleneklerine bağlı ve hece ölçüsünde çağdaş şiirler yazdı. 1940’dan başlayarak Çınaraltı, Sanat ve Edebiyat, Hareket, Ün, Şadırvan, Edebiyat Dünyası gibi dergilerde şiirleri yayınladı. 1969’da Galatasaray Lisesindeki görevinden emekli oldu. 1970’lerde şiirleri daha çok Varlık dergisinde görüldü.
Anadolu’yu şiirlerinin ana teması olarak aldı. Yurt güzellemeleriyle tanındı. Yazdığı yurt güzellemeleri şiirlerinde Erzurum, Eğin, Ilgaz, Isparta, Bursa, İstanbul, Konya illerini çeşitli özellikleriyle tanıttı.
Güçlü bir anlatıma ve duyarlığa sahip olan şiirleri ancak 1970'lerden itibaren kitaplaşmaya başlamıştır.
Zeki Ömer Defne, Aralık 1992'de yaşama gözlerini yumdu.
Şiir Kitapları
Denizden Çalınmış Ülke (1971)
Sessiz Nehir (1985)
Kardelenler (1988
Ilgaz
Orta Anadolu
Ziller Çalacak
Araştırma Kitabı [değiştir]
Dede Korkut Hikayeleri Üzerinde Edebi Sanatlar Bakımından Bir Araştırma (1994)

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL

1898 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, Orman ve Maadin Nezareti memurlarından Süleyman Nazif Bey, annesi Fatma Ruhiye Hanım’dır[1].
İlk ve orta öğretimini Bakırköy Rüştiyesi ile Hadika-i Meşveret İdadisi’de tamamladı. Şiire çocuk yaşlarda başladı. Yazarın ifadesine göre ilk şiiri “Saat”, "Çocuk Dünyası" adlı bir dergide yayınlandı (1914).
Bir süre tıp öğrenimi gördükten sonra okuldan mezun olmadan ayrıldı ve gazeteciliğe başladı. 1917-1918’de Ati Gazetesi’nin yazı işlerinde çalıştı. 1922’de gazetenin temsilcisi olarak Ankara’ya gitti.
1922’de Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Kayseri’ye yolculuğunu, “Han Duvarları” adlı uzun şiirinde anlattı. Şiiri, Osmanzade Hamdi Bey’e ithaf etti. Kayseri’de kaldığı iki yıllık dönemde Milli Mücadele’nin havasını çok yakından yaşadı. Geleceğin ünlü şairi Behçet Kemal (Çağlar) onun Kayseri Lisesi’nde öğrencisi oldu. Şair, Kayseri Lisesi’nin marşını da kaleme aldı.
1924’te Ankara Erkek Muallim Mektebi edebiyat öğretmenliğine geçti; ardından Ankara Kız Lisesi'de öğretmenlik yaptı. Ankara Kız Lisesi Marşı'nın güftesini yazdı. 1932’ye kadar yaşadığı Ankara’da cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etti. 1924’te “Çoban Çeşmesi”, 1928’de “Suda Halkalar” isimli kitapları yayınladı.
1928’de Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati'nin başkanlığındaki “Şark Vilâyetlerini Tedkik Heyeti”'nde bulunarak Sivas, Erzincan, Gümüşhane, Trabzon, Erzurum illerini ve dönüşte Kastamonu'yu gördü. Bu yolculuk, onun edebi yaşamında bir dönüm noktası oldu. Memleket şiirleri yazmaya yöneldi.
1931’de Ankara Kız Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği yapan Azize Hanım ile evlendi[2]. Bu evlilikten İsmet ve Yeliz adında iki çocuğu dünyaya geldi.
1932-1946 arasında İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yaptı. Vefa, Kabataş Lisesi ve Amerikan Kız Koleji edebiyat öğretmenliklerinde bulundu. 1933’de Onuncu Yıl Marşı’nın sözlerini Behçet Kemal Çağlar ile birlikte yazım yaptı.
Ankara ve İstanbul’daki öğretmenlik yıllarında çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler fıkralar yayınladı. Mizah dergilerinde “Deli Ozan” ve “Çamdeviren” takma adlarıyla mizahi manzumeler yazdı[1] 1946’da siyasete atıldı ve 1946'dan 27 Mayıs 1960'a kadar Demokrat Parti İstanbul milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı.
27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından tüm milletvekilleri ile birlikte kısa bir süre Yassıada'da, daha sonra da Celâl Bayar ve diğer DP milletvekilleri ile birlikte Kayseri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu kaldı. 16 ay sonra aklanarak serbest kaldı[3].
Serbest kaldıktan sonra siyasete dönmek istemedi. Son yıllarını Arnavutköy’deki evinde geçirdi. Yassıada’da arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı baskıyı “Zindan Duvarları” adlı bir şiir ile anlattı ve şiiri kitap olarak yayınladı. Eşinin ani ölümünün ardından çıktığı Akdeniz gezisi sırasında Samsun vapurunda Kaş - Fethiye arasında seyrederken 8 Kasım 1973 günü bir gezi sırasında hayatını kaybetti. Cenazesi, 11 kasım 1973’te Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiştir.
Öğretmenlik yaptığı Kabataş Lisesi’nde 2005 yılında Faruk Nafiz Çamlıbel adına bir müze açlmıştır[4].
Edebiyat yaşamı
İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazdı. Cenap Şahabettin ve özellikle Yahya Kemal'in etkisinde kaldı. “Edebiyat-ı Umumiye” dergisi’nde yayımlanan “Şarkın Sultanları” şiiri, edebiyat çevresinde kendisine yer açmasını sağlayan ilk ürünü oldu. Aruzla yazdığı şiirlerini 1918’de “Şarkın Sultanları”, 1919’da “Dinle Neyden” ve “Gönülden Gönüle” adlı kitaplarında topladı. Sonralarıysa aruz ölçüsünden uzaklaşarak hece ölçüsünü ve Türkçenin yalınlaşması, yabancı kelimelerden ve kalıplardan uzaklaşılması düşüncesini benimsedi. Şiirlerinde hecenin Özellikle 7+7 kalıbına bir ses zenginliği kazandırdı[3]. Milli edebiyatın oluşabilmesi, geliştirilebilmesini misyon edindi ve Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon ile birlikte türk edebiyat tarihinde “Beş Hececiler”’den biri olarak anılır oldu:
Sanatçı, halkın yaşantılarından çıkardığı konuları yine halkın söyleyiş ve nazım biçimleriyle dile getirir. Yepyeni görüşler getiren ünlü "Sanat" şiiri, memleketçi şiirin ilk bilinçli bildirisi kabul edilir. Batı etkilerine kapalı, Türk halk şiirine açık bir tutum içindedir.
Şiirlerinde ele aldığı başlıca temalar aşk, hasret, tabiat, ölüm, kahramanlık ve ihtirastır. 1918-1930 arasında edebiyatın tek kuvvetli aşk şairi olarak tanınmıştır. Duygu ve düşünceyi bir arada yürüten, romantik ve realist konuları ve hayatları işleyen şiirleriyle ün yapmıştır. Yolcu ile Arabacı şiirindeki yolcuyu ruha, arabacıyı bedene benzettiği örneklerdeki gibi başarılı teşbihleriyle tanınır.
Şiirin yanı sıra, yurt ve ulus sevgisini işlediği veya toplumsal gerçeklere yöneldiği oyunlar da yazdı.
1933 yılında Kayseri Lisesi’nden öğrencisi Behçet Kemal ile birlikte yazdığı sözler, Cemal Reşit Bey tarafından bestelendi ve eser, cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için düzenlenen marş yarışmasını kazandı.
Yazarın tek romanı, 1936’da yayımlanan “Yıldız Yağmuru”dur. Bu romanında şair Şuküfe Nihal Hanım’a aşkını anlattığı düşünülür.
Eserleri

Şiirleri
Çoban Çeşmesi
Dinle Neyden
Gönülden Gönüle
Bir Ömür Böyle Geçti
Suda Halkalar
Han Duvarları
Zindan Duvarları
Şarkın Sultanları
Mustafa Kemal
Tiyatro oyunları [değiştir]
Canavar O gün(1925)
Akın (1932)
Özyurt (1933)
Kahraman (1938)
Yayla Kartalı (1945)
İlk Göz Ağrısı
Hudekoğlu
Roman [değiştir]
Yıldız Yağmuru
Ayşe'nin Doktoru (1949)
Mektep temsilleri [değiştir]
Bir Demette Beş Çiçek (1933)
Yangın (1934)
Belki Birgün (1946)
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu(d. 1929, Elazığ - ö. 21 Ağustos 1992, İstanbul) Türk şair ve yazar.Destan şairi olarak bilinir.Akçadağ Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra öğretmenliğe başlamıştır.19 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra çeşitli memuriyetlerde bulunmuştur.1978 yılında emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı ve Doğu Türkistan Vakfı'da yöneticilikler yapmıştır.Vefatına kadar uzun bir süre Türkiye Gazetesi'nin Kültür-Sanat köşesini hazırlamıştır.
Eserleri
Bozkurtların Ruhu (1952)
Gençosman Destan (1959)
Kür Şad Destanı (1970)
Malazgirt Destanı (1971)
Bozkurtların Destanı (1972)
Kopuzdan Ezgiler (1973)
Salur Kazan Destanı (1974)
Boğaç Han Destanı (1978)
Destanlarda Uyanmak (1979)
Destanlar Burcu (1990)
Alp Erenler Destanı (1991)
4. . Milli Edebiyat akımının özellikleri, Cumhuriyet’in ilk on yılının da bir özeti olmaktadır. Bu çerçeve içerisinde, Milli Edebiyat akımının ilkeleri de şu şekilde belirtilebilir:
Dilde yalınlık (en mühim prensip), Türkçe karşılığı olan Arapça ve Farsça kelimelerin atılması. Yalın (süssüz, sanatsız, özentisiz) bir dille yazma; İstanbul Türkçesini kullanma.
**Halk edebiyatı şiir biçimlerinden yararlanma
**Hece ölçüsü,
**Konu seçiminde yerlilik.
**Konularını hayattan, ülke şartlarından seçme.
**Millî kaynaklara yönelme.
 Yukarıdaki maddelere baktığımızda Milli edebiyat döneminde batı şiirinden çok fazla bir etkileşimin olmadığı bunun yerine öz kaynaklara yönelme olduğu anlaşılacaktır. Daha sonraki dönemlerde ise sürrealist şiir anlayışı Türk şiirini etkisi altına almıştır.
5. milli hislerin şiirde işlenmesi milli duygunun zihinlerde canlanmasını, millet olma bilincini kuvvetlendirir. Hislerimiz coşar. Canlı kalır.
İNCELEME
1.Tema: Türklerin kahramanlığı
Ölçü: 14 hece ölçüsü.
Kafiye düzeni: aaab, cccb,dddb
Kafiyeleri: -asa> zengin kafiye, atı> zengin kafiye, -yan tunç kafiye
Nazım birimi: Dörtlük
Birim sayısı: üç
2. şiirde ses  akışı ölçü ve kafiye ile sağlanmış. Bunlar şiirin daha akıcı ve etkili olmasını sağlıyor.
3.şiir Türklükten bahsediyor. Nihal Atsız da Türkçülük düşüncesinin önemli simalarından biridir.

sayfa 70
Bu vatan kimin
Ahenk unsurları

Ölçü
11’li hece ölçüsü
Uyak
1.       Dörtlük -ğr >tam k, -r yarım k, 2. Dörtlük –ak tam k, r yarım k, 3.dörtlük –şan>zengin k 4.dörtlük-er tam k 5.dörtlük –an tam k, 6.dörtlük –ade>zengin kafiye
Redif
1.dörtlük  unda redif, -enlerindir , 3.dörtlük yok, 4.dörtlük –cesine, 5.dörtlük yok 6.dörtlük değil
Sese dayalı edebi sanatlar
Teşbih, teşbih-i beliğ, istiare
Yapı unsurları

Nazım birimi
dörtlük
Nazım birimi sayısı
6
Uyak şeması
Abab,cccb,dddb,eeeb,fffb,gggb
Tema
kahramanlık
Nazım türü
Koşma -koçaklama

5. şiirde ses akışını kafiye redif, aliterasyon, asonans ve ölçü ile sağlanmıştır. Bu unsurlar yapıyı oluşturan unsurlardır.

SAYFA 71
ORTA ANADOLU
6. orta Anadolu adlı metinde  “Anadolu” teması işlenmiştir. Milli edebiyat döneminde millilik esas alınmış Anadolu insanına yöneliş başlamıştır.  Anadolu teması milli edebiyat döneminde işlenen bir temadır. Daha önce sosyal temalar işlenmiştir ama Anadolu teması işlenmemiştir.
7. ahengi sağlamak için ses ve sözcük tekrarlarına ve söz sanatlarına başvurmuştur.
8. Dili sade ve akıcıdır. Günlük konuşma dili esas alınmıştır. Bu milli edebiyat akımının özelliklerinden biridir. Şiirde memleket manzaraları olarak köy hayatından, törelerden, kan davalarından, bakımsızlıklardan bahsedilmiş. Bu özellikler metnin temasını yansıtmaktadır.
sayfa 72
AĞIT
9.
TEMA:  Memleketin içinde bulunduğu durma yakılan ağıt .
AHENK:  belirli bir ölçü ve kafiye sitemi yok.  . Belirli bir düzene göre oluşturulmamış. Şiirde ahenk bası ses ve sözcük( yok, konuşurdum) tekrarları ile sağlanmış.
YAPI:  şiir belirli bir birime göre oluşturulmamış. Nazım birimi yok. Birim sayısı belirli bir kurala göre oluşturulmamış. Serbest nazım kullanılmış.
10. şiirdeki ahenk unsurları şiirin yiğitçe bir edayla okunmasını sağlıyor. Vurgu ve tonlama şiirde ahengin oluşmasında önemli bir unsur olarak gözüküyor.
11. Arif Nihat Asya şiirlerinde memleket, bayrak, vatan gibi temaları işlemiştir.  Ağıt adlı şiirde de bunu görüyoruz.  Her şair kendi dünya görüşünü, duygu ve düşüncelerini şiire yansıtır.

SAYFA 73

ÇOBAN ÇEŞMESİ
12. Yukarıdaki şiirin konusu aşktır. Fakat günümüz manasıyla bilinen aşk değildir. Burada hakiki aşktan bahsediliyor. Hakiki aşkın talep edilmediğinden yakınılıyor.
Şiirin başlığı ile tema arasında sıkı bir ilişki var. Çoban çeşmesi, genellikle dağda, yerleşim yerlerinden uzakta bulunur. Şair, çeşmenin yalnızlığı ile aşk arasında bir bağlantı kurmuş. Şiirde bahsedilen kişiler halk arasında çokça hakkında hikâyeler anlatılan kişilerdir. Dönemin sanat anlayışı ile ilgisi var. Anadolu teması üzerinde çok durulmuş bu şiirde de Anadolu insanı arasında sıkça bahsedilen ölümsüz  aşklardan bahsedilmiş.
13.  – ağlar  >   tunç kafiye                                              --s- ar  -ınca > redif          ar > tam kafiye
        -uz-a  çoban çeşmesi   R      ağ tam kafiye   - ufukl- ar – ınca> redif       ar > tam kafiye
       -bağlar >   tunç kafiye                                                  -y- ar –ınca > redif          ar > tam kafiye
      - d-ağ-  a çoban çeşmesi   R  ağ tam kafiye            -akm- -  a  çoban çeşmesi  R
  
   -d-erdi> zengin kafiye                                        - göst- e r- en    bu> redif         er > tam kafiye
    -del-erdi> zengin kafiye                                   -  v- eren     bu> redif
   -v-erdi> zengin kafiye                                        - gönd- er- en   bu> redif
-dud-ağa çoban çeşmesi                                R           - topr- -a çoban çeşmesi R

- mez arda   > zengin kafiye                               -ağ  lar> zengin kafiye
- dağ   arda> zengin kafiye                                  - sevda lar  > zengin kafiye
-ar  ar da> zengin kafiye                                      -çağ  lar> zengin kafiye
-b-ağ -a çoban çeşmesi R                                     -s- -a çoban çeşmesi  R 



1. Orhan Veli Kanık
Hayatı
Çocukluğu İstanbul'un Cihangir ve Beykoz semtlerinde geçti. İlkokulu Galatasaray Lisesi'nde yatılı olarak okudu. Babasının Cumhurbaşkanlığı Bando Şefi olması üzerine dördüncü sınıfta iken ailesi
İstanbul'dan ayrılınca Ankara Gazi Okulu'na geçti ve ertesi sene Ankara Erkek Lisesi'ne başladı.
En yakın arkadaşlarından Oktay Rıfat , Melih Cevdet ile 16 yaşında tanıştı. Bu iki arkadaşıyla birlikte lise yıllarında hazırladığı Sesimiz dergisinde ilk yazılarını yayımladı. 1933 yılında liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü'ne başladı. Ancak,
1935 yılında okuldan ayrılarak yüksek öğrenimini yarıda bıraktı.
Şair,  1936’da Ankara’ya döndü. Askere gidene kadar PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosunda memurluk yaptı. Bu arada ilk şiirlerini 1936 yılı Aralık ayında Varlık Dergisi'nde Mehmet Ali Sel adı ile yayınladı. 1941’de lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını çıkartarak Garip Şiir Akımının öncülerinden oldu. Şiirlerinde yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.


İkinci Dünya Savaşı nedeniyle askerlik uzatıldığı için 4 yıl askerlik yaptı. Askerlikten döndükten sonra 2 yıl kadar Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda çalıştı. Azra Erhat, Oktay Rıfat, Erol Güney ile ortak çeviriler yaptı. Ancak 1947’de bakanlıktaki “antidemokratik hava” nedeniyle Tercüme Bürosu’ndaki görevinden istifa etti.
Mehmet Ali Aybar’ın yayımladığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde eleştiriler, kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı. La Fontaine’in masallarını şiirsel bir dille Türkçeleştirdi. Nasrettin Hoca öykülerini de şiire dönüştürdü.
1 Ocak 1949 tarihinden itibaren on beş günde bir yayımlanan Yaprak dergisini çıkarmaya başladı. 28 sayıyı tamamen kendi çabası ile çıkardı. 15 Haziran 1950'ye kadar yayımlanan bu dergiyi parasal güçlükler nedeniyle yayımlayamaz olunca Ankara'dan ayrılıp, İstanbul'a döndü.
1950 sonbaharında, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura kafa üstü düşerek yaralandı. İstanbul'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü. Ölümü, Türkiye'de o güne kadar hiçbir şairin ölümünde görülmemiş bir yankı buldu. Orhan Veli Kanık geniş katılımlı bir cenaze töreninin ardından Rumelihisarı Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.
Edebi Kişiliği
Orhan Veli'nin edebiyata ilgisi daha ilkokul sıralarında başlamış, lise öğrencisiyken Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday ile arkadaş olmuş, bu dostluk Türk şiirinde bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Lise sıralarında öğretmenleri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Rıfkı Melul Meriç, Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu'nun yakın ilgisini görmüştür. Lisede Oktay Rifat ve Melih Cevdet'le Sesimiz diye bir dergi çıkarmıştır. Orhan Veli, daha ilk okul beşinci sınıfta iken yazmaya başlamış, ilk öyküsü, eski yazıyla yayımlanan Çocuk Dünyası adlı dergide çıkmıştır. Orhan Veli'nin düzyazıdan şiire dönmesinde, kendisinden iki sınıf önde olan Hıfzı Oğuz Bekata'nın etkisi olduğunu bildirmektedir kardeşi Adnan Veli. Kanık'ın ilk şiirleri Nahit Sırrı Örik'in teşvikiyle Varlık dergisinde yayımlanmış, şair bu şiirlerin bazıların Mehmet Ali Sel imzasını kullanmıştır. Kanık, dönemin İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, İnkılâpçı Gençlik gibi dergilerinde de yazmıştır (1936-1942).
Orhan Veli, Moliere'den Rimbaud'ya La Fontaine'den Musset'ye uzanan bir çok da çeviri yapmıştır.
Orhan Veli’nin şöhreti şâirliğindedir. Şiirlerini, Garip (1941), Vazgeçemediğim (1945), Destan Gibi (1946), Yenisi (1947), Karşı (1949) adlı küçük kitaplarda toplamıştır. Bu şiirlerin hepsi ölümünden sonra Bütün Şiirler (1951) adıyla yayınlanmıştır. Ayrıca güzel bir halk diliyle nazma çektiği Nasreddin Hoca Hikâyeleri vardır.
Eserleri
Garip (1941 – Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile birlikte)
Garip (1945 – Yalnız kendi şiirlerinden oluşan genişletilmiş 2. baskı)
Vazgeçemediğim (1945)
Destan Gibi (1946)
Yenisi (1947)
Karşı (1949)
Bütün Şiirleri ( Adam Yayınları, 1951 – 1975)
2. Garip Önsözü – Orhan Veli Kanık
Şiir, yani söz söyleme san’atı, geçmiş asırlar içinde bir çok değişikliklere uğramış; en sonunda da, bugünkü noktaya gelmiş. Bu noktadaki şiirin doğru dürüst konuşmadan bir hayli farklı olduğunu kabul etmek lâzım. Yani şiir bugünkü haliyle, tabiî ve alelade konuşmaya nazaran bir ayrılık göstermekte, nisbî bir garabet arzetmektedir. Fakat işin hoş tarafı, bu şiirin bir çok hamleler neticesinde kendini kabul ettirmiş, bir an’ane kurmak suretiyle de mezkûr acaipliği ortadan kaldırmış olması. Yeni doğup bugünün münevveri tarafından terbiye edilen çocuk kendini doğrudan doğruya bu noktada idrak ediyor. Şiiri kendine gösterilen şartlar içinde aradığından, bir tabiileşme arzusunun mahsulü olan eserlerini tabiî kabul edişinden gelmekte. Ona buradaki izafiliği göstermeli ki, öğrendiklerinden şüphe edebilsin.
*
An’ane, şiiri nazım dediğimiz bir çerçeve içinde muhafaza etmiş. Nazmın belli başlı unsurları vezinle kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın kolay hatırlanmasını temin için, yani sadece hafızaya yardımcı olmak maksadiyle kullanmışlardı. Fakat onda sonradan bir güzellik buldular. Onu, hikmeti vücudu aşağı yukarı aynı olan vezinle birlikte kullanmayı bir maharet saydılar. Şiirin de menşeinde, diğer san’atlarda olduğu gibi, böyle bir oyun arzusu vardır. Bu arzu iptidaî insan için nazarı itibara alınabilecek bir ehemmiyetteydi. Halbuki insan o zamandan beri pek çok tekâmül etti. Bugünkü insan öyle zan ve temenni ediyorum ki, vezinle kafiyenin kullanılışında kendim hayrete düşüren bir güçlük, yahut da büyük heyecanlar temin eden bir güzellik bulmayacaktır. Nitekim bu rahatsız edici hakikati görmüş olanlar, vezinle kafiyeye “ahenk” denilen yeni bir şiir unsurunun ebeveyni nazariyle bakmışlar, bu yeni nimete dört elle sarılmışlar. Bu şiirde eğer takdir edilmesi lâzım gelen bir ahenk varsa, onu temin eden şey, ne vezindir, ne de kafiye. O ahenk vezinle kafiyenin dışında da, vezinle kafiyeye rağmen de mevcuttur. Fakat onu şiirde şuurlu hâle getirip anlayışları en kıt insanlara bile bir ahengin mevcut oluğunu haber veren şey vezinle kafiyedir. Bu suretle farkına varılan, yani vezinle, kafiye ile temin edilen bir âhenkten zevk duyabilmek yahut da lâkırdıyı bu basit ölçüler içinde söylemeyi maharet sayabilmek; safdilliklerin herhalde en muhteşemi olmalıdır. Bunun haricinde bir âhenge inanmaksa, onun şiir için ne kadar lüzumsuz, hattâ ne kadar zararlı olduğunu biraz sonra anlatacağım.
*
Vezinle kafiyenin her şeye rağmen birer kayıt olduğunu da kabul edelim. Bunlar şairin düşüncesine, hassasiyetine hükmettikleri gibi lisanın şeklinde de değişiklikler yapıyorlar. Nazım dilindeki nahiv acaiplikleri vezinle kafiye zaruretinden doğmuş. Bu acaiplikler belki de, ifadeyi genişletmesi itibariyle, şiir için faydalı olmuştur. Hattâ onların, nazım endişelerinin dışında dahi baş tacı edilmeleri ihtimali vardır. Fakat bu kuruluş bazılarının kafalarına “şiir dilinin kendine hâs yapısı” diye dar bir telâkki getirmiş. Bu çeşit insanlar bir takım şiirleri reddederlerken “konuşma diline benzemiş.” diyorlar. Köklerini vezinle kafiyeden alan bu telâkki, hakiki mecrasını arayan şiirde hep ayni izafi garabeti bulacak, onu kabul etmek istemiyecektir.
*
Lâfız ve mâna sanatları çok kere zekânın tabiat üzerindeki değiştirici, tahrip edici hassalarından istifade eder. Bilgisini, terbiyesini geçmiş asırlara borçlu olan insan için bundan daha tabiî bir şey yoktur. Teşbih, eşyayı, olduğundan başka türlü görmek zorudur. Bunu yapan insan acaip karşılanmaz, kendine hiç bir gayri tabiilik isnat edilmez. Halbuki teşbihle istiareden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri garip telâkki etmektedir. Hatâsı, muhtelif sapıtmalarla gelişmiş bir şiir anlayışını kendine çıkış noktası yapmasıdır. Yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş, her biri binlerce teşbih yapmış. Hayran oluğumuz insanlar bunlara bir kaç tane daha ilâve etmekle acaba edebiyata ne kazandıracaklar? Teşbih, istiare, mübalâğa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.
*
Edebiyat tarihinde pek çok şekil değişiklikleri olmuş, yeni şekil, her defasında, küçük garipsemelerden sonra kolayca kabul edilmiştir. Güç kabul edilecek değişiklik, zevke ait olanıdır. Böyle değişmelerin pek seyrek vukua geldiğini; üstelik, bu suretle meydana çıkan edebiyatlarda da her şeye rağmen değişmiyen, yine devam eden, hepsinde müşterek olan bir taraf bulunduğunu görüyoruz. Bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiç bir işe yaramamış olan şiirde, bu değişmiyen taraf; müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak şeklinde tecelli ediyor. Müreffeh sınıfları yaşamak için çalışmaya ihtiyacı olmayan insanlar teşkil ederler. O insanlar geçmiş devirlerin hâkimidirler. O sınıfı temsil etmiş olan şiir lâyık olduğundan daha büyük bir mükemmeliyete erişmiştir. Ama yeni şiirin istinat edeceği zevk, artık, ekalliyeti teşkil eden o sınıfın zevki değil. Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi, şiir de onların hakkıdır, onların zevkine hitap edecektir. Bu, mevzuubahis kitlenin istediklerini eski edebiyatların aletleriyle anlatmaya çalışmak demek de değildir. Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmaktır. Yeni bir zevke ancak yeni yollarla, yeni vasıtalarla varılır. Bir takım nazariyelerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiç bir yeni, hiç bir san’atkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize, irademize hükmetmiş, onları tâyin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların, o sıkıcı, o bunaltıcı tesirinden kurtarabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz. Mümkün olsa da “şiir yazarken bu kelimelerle düşünmek lâzımdır” diye yaratıcı faaliyetimizi tehdit eden lisanı bile atsak. Ancak bu suretledir ki, kendimizi alışkanlıkların sürüklediği gayri tabii inhiraftan kurtarmış; safiyetimize, hakikatimize irca etmiş oluruz.
*
Tarihin beğenerek andığı insanlar daima dönüm noktalarında bulunanlardır. Onlar bir an’aneyi yıkıp yeni bir an’ane kurarlar. Daha doğrusu kurdukları şey içlerinden gelen yeni bir kayıtlar sistemidir. Ancak ileriki nesillere intikal ettikten sonra an’ane olur. Büyük san’atkâr namütenahi kayıtların içindedir. Fakat bu kayıtlar, hiç bir zaman, evvelkiler tarafından vazedilmiş değildir. O; kitapların öğrettiğinden daha fazlasını arayan, san’ata yeni kayıtlar sokmaya çalışan adamdır. 17′nci asır Fransız klasisizmi kaideci olmuş, fakat an’aneperest olmamıştır. Zira kaidelerini kendi getirmiştir. 18′nci asır yazıcıları daha çok an’aneperest oldukları halde san’atkârlıkları bakımından an’aneyi kuranlar seviyesine yükselememişlerdir. Çünkü kayıtları hissetmemişler, öğrenmişlerdir. Bir şeyin ya lüzumunu, yahut da lüzumsuzluğunu hissetmeli, fakat her halde, hissetmelidir. Lüzumu hissedenler kurucular, lüzumsuzluğu hissedenler yıkıcılardır. Her ikisi de cemiyetlerin fikir hayatı için devam ettirici insanlardan daha faydalıdırlar. Bu çeşit insanlar belki her zaman muvaffak olamazlar. Yaptıkları işin tutunabilmesi, işin içtimaî bünyedeki tebeddüllerle olan münasebetine ve bu tebeddüllerin ehemmiyetine tâbidir. Ademi muvaffakiyetin sebeblerinden biri de yapmanın, yapılması lâzım geleni bilmekten farklı oluşudur. Bir insan kurduğunu mükemmelleştiremiyebilir. Fakat kendisini hemen takip edecek olana kıymetli bir temel tevdi eder. Ya bir yol gösterir, yahut bir yolun yanlış olduğunu söyler. Bu insan bir davanın bayraktarı, sıra neferi veya fedaisi demektir. Bir fikir uğrunda fedaî olmayı göze almış insan takdirle, minnetle karşılanmalıdır. Bununla beraber fedaî olmayı göze almış insanın ne takdire ihtiyacı vardır, ne de teşvike. Çünkü bunlar ondaki emniyet hissine hiç bir şey ilâve etmiyecektir. En koyu irtica hareketlerinin cesaretinden hiç bir şey eksiltemiyeceği gibi…

Ben, sanatlarda tedahüle taraftar değilim. Şiiri şiir, resmi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmeli. Her san’atın kendine ait hususiyetleri, kendine ait ifade vasıtaları var. Meramı bu vasıtalarla anlatıp bu hususiyetlerin içinde kapalı kalmak hem san’atın hakikî kıymetlerine hürmetkar olmak, hem de bir cehde, bir emeğe yer vermek demek değil mi? Güzel olanı temin edecek güçlük herhalde bu olmalı. Şiirde musiki, musikide resim, resimde edebiyat bu güçlüğü yenemiyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir şey değil. Ayrıca bu san’atlar, öteki san’atların içine girince hakikî değerlerinden de bir çok şeyler kaybediyorlar. Meselâ bir şiirde âhenktar birkaç kelimenin yanyana gelmesinden meydana çıkmış bir musikiyi, nağmelerindeki tenevvü ve akorlarındaki zenginlikle muazzam bir san’at olan sahici musiki yanında küçümsememeye imkân var mı? Mahreçleri ayni olan harflerin bir araya toplanmasıyle vücuda gelen “ahengi taklidi” de bu kadar basit, bu kadar âdi bir hile. Ben bu gibi hilelerden zevk duymanın, o ahengi şiirde hissetmekten gelen bir memnuniyet olduğuna kaniim. İnsan anlaşılmaz sandığı bir şeyi anladığı vakit memnun olur. Bu memnuniyeti, anlaşılmaz sanılan eserin muvaffakiyeti addetmek insanın kendini muharrirle bir tutmak, yani kendi kendini beğenmek arzusundan başka bir şey değil. Bu itibarla halk tarafından sevilen eserler en kolay anlaşılanlar oluyor. Meselâ musiki zevkleri yeni teşekkül etmeye başlamış insanlar Tchaikoıvsfci’nin; mevzuu Napoleon’un Moskova seferinden alınmış, vak’aları, resim gibi, hikâye gibi tasvir edilmiş olan 1812 uvertürü’nü hayranlıkla dinlerler. Yine onlar için Saint-Saens’m, ölülerin gece saat on ikiden sonra mezarlarından kalkıp raksedişlerini, sabahın oluşunu, horozların ötüşünü, iskeletlerin tekrar mezarlarına girişini anlatan Danse Macabre’ı ile Borodin’in; bir kervanın su ve çıngırak sesleri arasında ilerleyişini anlatan Asya’nın Steplerinde isimli eserleri en büyük musiki eserleridir. Bence, musiki gibi ifade vasıtası fevkalâde geniş bir sanatta tasvirle avlamak gibi basit bir hileye müracaat, bestekâr için göz yumulamıyacak derecede büyük bir kusur. Halkın, yukarıda anlattığım cinsten bir infériorité kompleksine bağlı olan bu hissini, hiç bir büyük san’atkâr istismar etmemeli. San’atkâr, kendini verdiği san’atın hususiyetlerini keşfetmek, hünerini de bu hususiyetler üzerinde göstermek mecburiyetindedir. Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz san’atıdır. Yani tamamiyle mânadan ibarettir. Mâna insanın beş duygusuna değil, kafasına hitabeder. Binaenaleyh doğrudan doğruya insan ruhiyatına hitabeden ve bütün kıymeti mânasında olan hakiki şiir unsurunun musiki gibi, bilmem ne gibi tâli hokkabazlıklar yüzünden dikkatimizden kaçacağını da hatırdan çıkarmamalı. Tiyatro için çok daha lüzumlu olan dekora itiraz ediyorlar da, şiirdeki musikiye itiraz etmiyorlar.
Apollinaire, Calligrammes adlı kitabında, şiire bir başka san’at daha sokuyor: resim. Faraza bir yağmur şiirinin mısralarını sayfanın yukarı köşesinden aşağı köşesine doğru dizmiş. Yine ayni kitapta bir seyahat şiiri var; harfleriyle kelimelerinin sıralanışı gözümüzün önüne vagonlardan, telgraf direklerinden, aydan, yıldızlardan mürekkep bir tablo çiziyor. İtiraf etmek lâzım gelirse, bütün bunların bize bir yağmur havası, bir seyahat havası verdiğini, yani Apollinaire’in başka bir sanata ait bir takım dalaverelerle bizi şiirin havasına soktuğunu söylemek icabeder.
Apollinaire, böyle bir hileye müracaat eden tek adam değildir. Resmi, şekil üzerinde şiire sokanlar çok. Meselâ Japon şairleri, çok kere, mevzularını, kamışlar, göller, mehtaplar, hasır yelkenli kayıklar ve çiçeklenmiş erik ağaçlarına benzeyen şekillerle anlatırlarmış. Hâşim, alev kelimesinin eski harflerle yazılışında sahici alevi hatırlatan bir sihir bulurdu. Bu misalleri teker teker zikredişim şiirin musikiden olduğu gibi resimden de istifade edebileceğini anlatmak içindir.
Musikiden istifadeyi kabul eden şair neden resimden, hattâ daha ileri gidilirse, heykelden yahut mimariden de istifadeyi düşünmesin? Oysaki heykelden istifade resmin bile hakkı değil. Resmi bir aralık hacimleştirmeye kalkışmış olan Picasso, bugün her halde bu hatasını anlamıştır. Yalnız dikkat edilirse görülür ki, verdiğim misaller bizi şiire sokulan resmin sadece şekle ait tarafı üzerinde durdurmakta. Böyle bir şiir henüz mes’ele yapılacak kadar ehemmiyet ve taraftar kazanmamış. Halbuki, bir de resmi şiire mâna halinde sokan şairler, bu şairleri tutan büyük de kalabalıklar var. Onlar bütün meziyetleri tasvir olmaktan ibaret yazıları şiir addetmekte güçlük çekmiyorlar. Halbuki o yazıların şiirliğini kabul etmemek lâzım. Bu noktai nazarı müdafaa edenler, fazla ileriye gitmedikleri zaman, fikirleri akla yakınmış gibi görünür. Kendilerine hak vermek isteriz. Zannederiz ki, tasvir şiirin şartlarındandır, her şiir de az çok tasvirîdir. Bu yanlış düşünce şiirin ifade vasıtasının lisan oluşundan ileri geliyor. Lisanın cüz’leri olan kelimeler ya doğrudan doğruya eşyanın, yahut da fikirlerimizin ifadeleridir. Mücerret fikirler tekemmül etmiş kafalara harici âlemle alâkasızmış gibi görünür. Halbuki, insan denilen mahlûkun, en mücerret fikirleri bile bir müşahhasla beraber düşünmek yani onu daima maddeye, daima eşyaya irca etmek temayülü vardır.
Böyle olunca kelimelerin yanyana gelmesile meydana çıkacak sanatın gözümüzün önüne tabiattan bir çok şeyler getireceğini de tabiî karşılamalı. Fakat bu tabiî karşılama hiçbir zaman şiirin bütün servetinin bu kelimelerle hatırlanan bir dünyadan, bütün kıymetinin de bu dünyanın güzelliğinden ibaret olacağı neticesine varmaman. Şiirde tasvir bulunabilir. Ama tasvir -hattâ san’atkârın tamamen kendine hâs görüş adesesinden dahi geçmiş olsa- şiirde esas unsur olmamalı. Şiiri şiir yapan, sadece, edasmdaki hususiyettir; o da mânaya aittir.
Fransız şairi Paul Eluard’ın dediği gibi “bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.”
*
Edebiyat tarihinde her yeni cereyan şiire yeni bir hudut getirdi. Bu hududu âzami derecede genişletmek, daha doğrusu, şiiri huduttan kurtarmak bize nasiboldu.
Oktay Rifat, bir mektubunda, bu fikri mektep mefhumu üzerinde izaha çalışıyor. Diyor ki: “Mektep fikri; zaman içinde bir fasılayı, bir duruşu temsil ediyor. Sür’at ve harekete mugayir. Hayatın akışına uyan, dialectique zihniyete aykırı düşmiyen cereyan sadece mektepsizlik cereyanı.” Fakat hudutsuzluk yahut mektepsizlik vasfı şiirde tek başına, ayrı bir şekilde bulunabilir mi? Şüphesiz hayır. Bu vasfın insana bir çok yeni sahalar keşfettireceğini, şiiri bir çok ganimetlerle zenginleştireceğini tabiî addetmeli. Bizim, kendi hesabımıza, bu hudut genişletme işinde ele geçirdiğimiz ganimetlerin başlıcaları arasında saflıkla basitlik var. Şiirlik güzeli bunlardan çıkarma arzusu, bizi şiirin en büyük hazinesi olan, insanı hayatının bütün safhalarında kurcalıyan bir âlemle yakından temasa sevkediyor. Bu âlem de tahteşşuur. Tabiat, zekânın müdahalesi ile değiştirilmemiş halde, ancak burada bulunabiliyor. Keza insan ruhu burada bütün giriftliği, bütün kompleksleriyle, fakat ham ve iptidaî halde yaşıyor. İptidaîlikle basitliğin bir hususiyeti de bu girifttik olsa gerek. Hislerin, yahut heyecanların, tecrit edilmişlerine ancak ruhiyat kitaplarında rasgeliriz. Bunun için faraza bir şehvet şiiri yazmıya çalışan şair, bir hasislik hissini anlatmak için sayfalar dolduran muharrir bizi hayatın olsun, şeniyetlerin olsun, dışına sürüklüyorlar. Safiyetle basitliği çocukluk hâtıralarımızda ayni zenginlik, ayni giriftlik ve tecride karşı duyulan ayni düşmanlıkla buluyoruz. Allanın sakallı bir ihtiyar, cinlerin kırmızı cüceler, perilerin beyaz entarili kızlar şeklinde tasavvuru, bozulmamış çocuk kafasının mücerret fikre tahammülü olmadığını gösteriyor.
“Şiiri en saf, en basit halde bulmak için yapılan, insan tahteşşuurunu karıştırma ameliyesi”nin symboliste’lerin kabul ettiği gibi içimizdeki bir takım gizli tellere dokunma, yahut Valéry’nin, yaratıcı faaliyeti izah eden, “gayri şuurda olma” nazariyeleriyle karıştırılmamasını isterim. Bu hususta bizim arzumuza en çok yaklaşan san’at cereyanı surréalisme cereyanıdır. Ruhî otomatizmi fikir sistemlerinin ve sanat anlayışlarının çıkış noktası yapan bu insanlar vezni ve kafiyeyi atmak mecburiyetinde kaldılar. Ruhî otomatizmle zekâ hokkabazlığının gayrikabili telif şeyler olduğunu gören insan için bu zaruret de aşikârdır. İkisinden birini tercih etmek lüzumunu vazıh şekilde ortaya koyan ve “bütün kıymeti mânasında olan şiir” için bu küçük hokkabazlıkları fedadan çekinmiyen surrealiste’ler elbette takdire lâyık görülmeli*.
* Surrealisme’den bir kaç defa böyle sevgi ile bahsetmemizden olsa gerek -ya surrealisme’i, yahut da bizim şiirlerimizi okumamış bazı insanlar- hakkımızda yazılar yazarken, bizi bu isimle isimlendirdiler. Halbuki surrealisme’le, burada bahsettiğim iştirakler dışında hiç bir alâkamız olmadığı gibi her hangi bir edebî mektebe de bağlı değiliz.
*
Kısmen haklı bulduğumuz otomatizm fikri bizim memlekette, bu mektebin tam bir izahı diye kabul edilmiş. Halbuki bu, sadece bir çıkış noktası. Burada, bizim tarafımızdan olduğu gibi onlar tarafından da şiirin esas işçiliği diye kabul edilen “tahteşşuuru boşaltma” ameliyesinin daima bir cezbe haliyle müterafık olmadığını ilâve etmeliyim. Eğer böyle olsaydı herkes san’atkâr olurdu. Halbuki san’atkâr, elde edilmiş bir melekeyi rüya ve saire cinsinden haller dışında da kullanabilen adamdır. Kıymeti olsun, büyüklüğü olsun bu melekeyi kazanış ve kullanışmdaki maharetle ölçülür. Mümareselerle elde edilmiş bir şuurun insana, tahteşşuur dediğimiz kuyuyu kazabilecek kudreti getirdiğini Freud’ü çok iyi bilen bir doktor ve sanatı fikirleriyle başabaş bir şair olan Breton bundan senelerce evvel söylemiş.
Bu kudret acaba nedir? Ruhî hayatın yazılaşmış faaliyetlerinde şuurun kontrolü -az olsun, çok olsun- her zaman mevcuttur. Yani tabiî şartlar içinde tahteşşuuru yazı haline getirmemiz imkânsızdır. O halde imkânsız olan bu hâli melekeleştirmeye kalkmak büsbütün lüzumsuz bir gayret sayılmaz mı? Muhakkak ki, bu meleke tahteşşuuru boşaltmak melekesi değildir. Olsa olsa tahteşşuuru taklit etme melekesidir. Tahteşşuurda bulunan şeyler nasıl şeyler? Onu bir san’atkâr bir âlimden çok daha iyi, çok daha derin hisseder. Eseri de bu hissedişin taklidinden başka bir şey değildir. Sanatkâr mükemmel bir taklitçidir.
Usta san’atkâr, taklitçi değilmiş gibi görünür. Çünkü taklit ettiği şey orijinaldir. 19′uncu asırda yaşamış realist muharririn anlattığı tabiat orijinal değildir; zekâ tarafından taklit edilmiştir. Onun için eser kopyenin kopyesidir. Basitlikle iptidaîlik, ikisi de, san’at eserine hakikî güzelliği getirirler. İyi bir san’atkâr onları çok güzel taklit eder. Bu işi yapan adama “basit adam, iptidaî adam” dememek lâzımdır. San’atın senelerce çilesini çekmiş, namütenahi merhalelerden geç mis bir şairi günün birinde acemi bir eda ile karşınıza çıkmış görürseniz birdenbire menfi hükümler vermeyiniz. Böyle bir şair “acemiliği taklif’de güzellik bulmuş olabilir. Bu taktirde o, acemiliğin ustası olmuş demektir.
Bütün bunlar gösteriyor ki san’at pek de öyle otomatizm işi falan değil, bir cehit, bir hüner işiymiş. Halbuki biraz evvel sürréaliste şairlerden bahsederken “ruhî otomatizmi fikir sistemlerinin çıkış noktası yapan bu adamlar vezinle kafiyeyi atmak zorunda kaldılar” demiştim. Mademki insan böyle bir otomatizme inanmıyor ve mademki bütün cehdin bir taklidden ibaret olduğunu meydana çıkartabiliyor, o halde vezinle kafiyeyi de kabul etsin. Vezinle kafiyenin ortadan kalkmasına sebep olan şey sadece otomatizm fikrine bağlanış olsaydı bu düşünce belki doğru olabilirdi. Halbuki vezinle kafiyeyi mühimsemeyişte başka sebepler de var. O sebepleri şimdilik mevzuun dışında sayıyorum.
“Vezinle kafiyenin ortadan kalkmasına sebep olan şey sadece otomatizm fikrine bağlanış olsaydı bu bağlanışın yersiz olduğu anlaşılınca vezinle kafiyenin de şiirdeki mevkini alması icabederdi” dedim. Halbuki etmezdi. Çünkü sürréaliste şairler şiire taklit yolu ile sokacakları tahteşşuuru hakikatmış gibi göstermek istiyeceklerdi. İşte bu yüzden vezinle kafiyeyi kullanmamak mecburiyetinde idiler. Çünkü onlar taklit edilecek şeyi bilmenin kâfi olmadığını, taklitte de usta olmak lâzım geldiğini idrâk etmiş insanlardı. Eğer böyle olmasaydı biz onların samimiyetlerine inanmıyacaktık. San’atkâr bizi, söylediklerinin samimî olduğuna da inandırmalı.
*
Şiirde hücum edilmesi lâzım geldiğine inandığım zihniyetlerden biri de mısracı zihniyettir. Bir şiirde bir tek berceste mısraın kifayetine itikat şeklinde tezahür eden ve ilk bakışta insana basit görünen bu zihniyeti, şiirin kötü bir hususiyetine bağlanışın gizli biri ifadesi olduğu için mühim buluyorum. Şiirde bir “bütün”ün lüzumuna inananlar bile mısralar arasında bir takım aralıklar kabul eder, bu aralıkları birbirine rapteden mâna yakınlıklarını şiirdeki örülüsün mükemmeliyeti için kâfi sayarlar. Bu telâkki belki de hücum edilmeğe değecek kadar sakat bir telakki değildir. Fakat insanı şimdi bahsedeceğim hususiyete ve o hususiyetten zevk alma tehlikesine götürdüğü için buna da meydan vermemek lâzımdır. Şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün farkında bile olunmaz.

Sıvanmış, boyanmış bir binanın tuğlaları arasındaki harcı göremeyiz. Bina tamamiyetini ancak bu harçla temin ettiği zamandır ki, onu teşkil eden tuğlaları teker teker görmek, onların vasıfları üzerinde düşünmek fırsatını elde ederiz.

Mısracı zihniyet, bize, mısraların olduğu gibi, onun parçaları olan kelimelerin de tetkiki, tahlili imkânını verir. Kelime üzerinde düşünmek, onun, güzelliğini, yahut çirkinliğini tesbite çalışmak; şiire, kelime halinde, mücerret bir “şiir unsuru” telâkkisi getirmiştir. Yüz kelimelik bir şiirde yüz tane güzellik arayan insan vardır. Halbuki bin kelimelik bir şiir bile bir tek güzellik için yazılır. Tuğla güzel değildir. Sıva güzel değildir. Fakat bunlardan terekküp eden bir mimari eseri güzeldir. Buna mukabil agat, helyotrop, gümüş gibi maddelerden bir bina yapılabileceğini farzedelim. Eğer bu bina, maddelerin taşıdığı güzellik dışında bir güzelliğe malik değilse san’at eseri sayılmaz. Görülüyor ki haddizatında güzel olan kelimenin şiire malzemelik etmesi şiir için bir kazanç değil. Eğer söyleniş tarzlarını, kullanılış şekillerini de beraber getirmiş olmasalardı, bu kelimelerin şiire bir zararı da olmazdı. Fakat ne yazık ki o kelimeler ancak muayyen şekillerde söylenebiliyor. Yani, kendi edalarını kendileri tâyin ediyorlar. İşte eski şiirin yukarıda bahsettiğim hususiyeti bu edadır, ismi de “şairane” dir.

Bu edaya bizi kelimeler getirmiş. Fakat şiir zevkini, şiir telâkkisini bugünkü cemiyetten alan insan çok kere aksi cihetten hareket etmekte, yâni o kelimelerden evvel şairâneyi tanımaktadır. Bu edayı getirebilecek kelimelerden müteşekkil lügat; yazarken şairane olmak isteyen, okurken de şairâneyi arayan insanın kafasında zaruri olarak meydana gelir. O lügatin çerçevesinden kurtulmadıkça şâirâneden kurtulmaya da imkân yok. Şiire yeni bir dil getirme cehdi işte böyle bir kurtulma arzusundan doğuyor. “Nasır” ve “Süleyman Efendi” kelimelerinin şiire sokulmasını hazmedemiyenlerse şairâneye tahammül edebilenler, hattâ onu arayanlar, hem de bilhassa arayanlardır. Halbuki “eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lâzım.”
Orhan Veli Kanık
3. MİLLİ EDEBİYAT AKIMININ GENEL ÖZELLİKLERİ
1911'de Genç Kalemler dergisinin genç yazarlarınca başlatılan Yeni Lisan hareketi gelişerek Millî Edebiyat akımı başlatılmıştır. Ulusal bir dil ve edebiyatın gelişti­rilmesinin amaçlandığı bu dönem, yeni Türk edebiyatı­nın önemli bir aşamasını oluşturmuştur. Edebiyat ve . sanat eserlerinin yabancı etkilerden uzak bir anlayışla oluşturulmasını savunan, düşünce alanında milli (ulusal) kaynaklardan yararlanıp beslenmeyi ilke edinen edebiyat anlayışına "Milli Edebiyat" denmiştir. Milli Edebiyat, Türk milliyetçiliği düşüncesinin edebiyata yansı­ması olarak değerlendirilebilir. "Milli Edebiyat" adını almış olan bu dönemin belli başlı nitelikleri şunlardır:
• Konuşma dilini yazı diline döndürme düşüncesi zamanın yazarlarının büyük çoğunluğunca benimsen­miş; böylece Osmanlıcadan Türkçeye dönülmüştür. Dil anlayışı olarak "Yeni Lisan" ilkelerine bağlı kalınmıştır.
• Milli edebiyat akımıyla birlikte yeni ve halka dönük, halk diline önem veren yeni bir edebiyat akımı doğ­muştur.
• Şiirde Halk edebiyatı nazım biçimlerinden yararla­nılmış; aruz ölçüsünden heceye geçilmiştir. Ancak bir geçiş dönemi özelliği olarak, bazen her ikisi de kullanılmıştır.
• Halkın yaşamı edebî eserlere konu edilmiştir. Yerli hayat önemsenmiştir. O zamana dek olayların geç­tiği yer hep İstanbul iken, yazarlar artık İstanbul dı­şına, Anadolu'ya da eğilmeye başlamışlardır.
• Türk tarihi ve gelenekler de yeniden canlandırılma­ya çalışılmıştır. Milli tarih ile ilgili konular işlenmiştir.
• "Hikâye, roman ve tiyatro; konularını ve kahraman­larını yerli hayattan almalıdır." ilkesi benimsenmiş­tir.
• Şiirde daha çok bireysel konulara yönelen bu dö­nem sanatçıları, roman ve öyküde sosyal mesele­lere eğilmişler; milliyetçilik düşüncesi, Kurtuluş Sa­vaşı gibi konuları ele almışlardır.
• Sanatçılar, gerçekçi bir sanat anlayışı sergilemiş­lerdir.
Zamanın şair ve yazarları Millî Edebiyat hareketine ka­tılarak, edebiyatın ulusallaştırması amacına hizmet etmişlerdir. 1923'te Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ağır bir edebî dil yerine konuşma dili kullanılmaya ve halkın yaşayışı, sorunları konu edilmeye başlanmıştır.
4. Sürrealizm Hakkında Bilgi
20.yüzyılın başlarında Andre Breton tarafından Freud’un görüşlerine (psikanaliz yöntemi) dayanılarak açılan bir sanat akımıdır.
Gerçeküstücülüğün bilgi ve esin kaynağı olan Freud’a göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş (rüya, yarı rüya) durumunda çözülerek ortaya çıkar.
Sürrealistler, Freud’un  bu görüşünü edebiyata uygulamışlari bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini savunmuşlardır. Dolayısıyla içinden geldiği gibi yazmak bu akımın en belirgin özelliğidir. Akılcılığın karşısındadırlar, geleneksel ve biçime dayalı inanç ve değerleri düşünceden silmişlerdir.
“Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak içim  başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır”.
                                                                                              Andre Breton
Bu akımın Batı’daki en önemli iki temsilcisi Andre Breton ve Paul Eluard’dır.
Bizim edebiyatımızda Oran Veli Kanık’ın kimi şiirlerinde bu akımın izleri açıkça görülmektedir.
5. Evet, bence günlük hayattaki her şey şiirin konusu olabilir. Şiir insanın duygularını analtıyorsa günlük hayatta olan her şey insanla ilgilidir. Dolayısıyla insanal ilgili her şey şiirini konusu olabilir.
6.Günlük konuşma diliyle şiir yazılabilir. halk edebiyatı bu yolla oluşmuştur. Halk edebiyatı şairleri günlük konuşma diliyle şiirler yazmışlar bununla halka ulaşmışlardır.

sayfa 80.    Etkinlik 1
a. An’ane, şiiri nazım dediğimiz bir çerçeve içinde muhafaza etmiş. Nazmın belli başlı unsurları vezinle kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın kolay hatırlanmasını temin için, yani sadece hafızaya yardımcı olmak maksadiyle kullanmışlardı. Fakat onda sonradan bir güzellik buldular. Onu, hikmeti vücudu aşağı yukarı aynı olan vezinle birlikte kullanmayı bir maharet saydılar. Şiirin de menşeinde, diğer san’atlarda olduğu gibi, böyle bir oyun arzusu vardır. Bu arzu iptidaî insan için nazarı itibara alınabilecek bir ehemmiyetteydi. Halbuki insan o zamandan beri pek çok tekâmül etti. Bugünkü insan öyle zan ve temenni ediyorum ki, vezinle kafiyenin kullanılışında kendim hayrete düşüren bir güçlük, yahut da büyük heyecanlar temin eden bir güzellik bulmayacaktır. Nitekim bu rahatsız edici hakikati görmüş olanlar, vezinle kafiyeye “ahenk” denilen yeni bir şiir unsurunun ebeveyni nazariyle bakmışlar, bu yeni nimete dört elle sarılmışlar. Bu şiirde eğer takdir edilmesi lâzım gelen bir ahenk varsa, onu temin eden şey, ne vezindir, ne de kafiye. O ahenk vezinle kafiyenin dışında da, vezinle kafiyeye rağmen de mevcuttur.
b.
Lâfız ve mâna sanatları çok kere zekânın tabiat üzerindeki değiştirici, tahrip edici hassalarından istifade eder. Bilgisini, terbiyesini geçmiş asırlara borçlu olan insan için bundan daha tabiî bir şey yoktur. Teşbih, eşyayı, olduğundan başka türlü görmek zorudur. Bunu yapan insan acaip karşılanmaz, kendine hiç bir gayri tabiilik isnat edilmez. Halbuki teşbihle istiareden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri garip telâkki etmektedir. Hatâsı, muhtelif sapıtmalarla gelişmiş bir şiir anlayışını kendine çıkış noktası yapmasıdır. Yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş, her biri binlerce teşbih yapmış. Hayran oluğumuz insanlar bunlara bir kaç tane daha ilâve etmekle acaba edebiyata ne kazandıracaklar? Teşbih, istiare, mübalâğa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.
Şiirde hücum edilmesi lâzım geldiğine inandığım zihniyetlerden biri de mısracı zihniyettir. Bir şiirde bir tek berceste mısraın kifayetine itikat şeklinde tezahür eden ve ilk bakışta insana basit görünen bu zihniyeti, şiirin kötü bir hususiyetine bağlanışın gizli biri ifadesi olduğu için mühim buluyorum. Şiirde bir “bütün”ün lüzumuna inananlar bile mısralar arasında bir takım aralıklar kabul eder, bu aralıkları birbirine rapteden mâna yakınlıklarını şiirdeki örülüsün mükemmeliyeti için kâfi sayarlar. Bu telâkki belki de hücum edilmeğe değecek kadar sakat bir telakki değildir. Fakat insanı şimdi bahsedeceğim hususiyete ve o hususiyetten zevk alma tehlikesine götürdüğü için buna da meydan vermemek lâzımdır. Şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün farkında bile olunmaz.

Sıvanmış, boyanmış bir binanın tuğlaları arasındaki harcı göremeyiz. Bina tamamiyetini ancak bu harçla temin ettiği zamandır ki, onu teşkil eden tuğlaları teker teker görmek, onların vasıfları üzerinde düşünmek fırsatını elde ederiz.

Mısracı zihniyet, bize, mısraların olduğu gibi, onun parçaları olan kelimelerin de tetkiki, tahlili imkânını verir. Kelime üzerinde düşünmek, onun, güzelliğini, yahut çirkinliğini tesbite çalışmak; şiire, kelime halinde, mücerret bir “şiir unsuru” telâkkisi getirmiştir. Yüz kelimelik bir şiirde yüz tane güzellik arayan insan vardır. Halbuki bin kelimelik bir şiir bile bir tek güzellik için yazılır. Tuğla güzel değildir. Sıva güzel değildir. Fakat bunlardan terekküp eden bir mimari eseri güzeldir. Buna mukabil agat, helyotrop, gümüş gibi maddelerden bir bina yapılabileceğini farzedelim. Eğer bu bina, maddelerin taşıdığı güzellik dışında bir güzelliğe malik değilse san’at eseri sayılmaz. Görülüyor ki haddizatında güzel olan kelimenin şiire malzemelik etmesi şiir için bir kazanç değil. Eğer söyleniş tarzlarını, kullanılış şekillerini de beraber getirmiş olmasalardı, bu kelimelerin şiire bir zararı da olmazdı. Fakat ne yazık ki o kelimeler ancak muayyen şekillerde söylenebiliyor. Yani, kendi edalarını kendileri tâyin ediyorlar. İşte eski şiirin yukarıda bahsettiğim hususiyeti bu edadır, ismi de “şairane” dir.

Bu edaya bizi kelimeler getirmiş. Fakat şiir zevkini, şiir telâkkisini bugünkü cemiyetten alan insan çok kere aksi cihetten hareket etmekte, yâni o kelimelerden evvel şairâneyi tanımaktadır. Bu edayı getirebilecek kelimelerden müteşekkil lügat; yazarken şairane olmak isteyen, okurken de şairâneyi arayan insanın kafasında zaruri olarak meydana gelir. O lügatin çerçevesinden kurtulmadıkça şâirâneden kurtulmaya da imkân yok. Şiire yeni bir dil getirme cehdi işte böyle bir kurtulma arzusundan doğuyor. “Nasır” ve “Süleyman Efendi” kelimelerinin şiire sokulmasını hazmedemiyenlerse şairâneye tahammül edebilenler, hattâ onu arayanlar, hem de bilhassa arayanlardır. Halbuki “eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lâzım.”
ç. Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz san’atıdır. Yani tamamiyle mânadan ibarettir. Mâna insanın beş duygusuna değil, kafasına hitabeder. Binaenaleyh doğrudan doğruya insan ruhiyatına hitabeden ve bütün kıymeti mânasında olan hakiki şiir unsurunun musiki gibi, bilmem ne gibi tâli hokkabazlıklar yüzünden dikkatimizden kaçacağını da hatırdan çıkarmamalı. Tiyatro için çok daha lüzumlu olan dekora itiraz ediyorlar da, şiirdeki musikiye itiraz etmiyorlar.
d. Tarihin beğenerek andığı insanlar daima dönüm noktalarında bulunanlardır. Onlar bir an’aneyi yıkıp yeni bir an’ane kurarlar. Daha doğrusu kurdukları şey içlerinden gelen yeni bir kayıtlar sistemidir. Ancak ileriki nesillere intikal ettikten sonra an’ane olur. Büyük san’atkâr namütenahi kayıtların içindedir. Fakat bu kayıtlar, hiç bir zaman, evvelkiler tarafından vazedilmiş değildir. O; kitapların öğrettiğinden daha fazlasını arayan, san’ata yeni kayıtlar sokmaya çalışan adamdır. 17′nci asır Fransız klasisizmi kaideci olmuş, fakat an’aneperest olmamıştır. Zira kaidelerini kendi getirmiştir. 18′nci asır yazıcıları daha çok an’aneperest oldukları halde san’atkârlıkları bakımından an’aneyi kuranlar seviyesine yükselememişlerdir. Çünkü kayıtları hissetmemişler, öğrenmişlerdir. Bir şeyin ya lüzumunu, yahut da lüzumsuzluğunu hissetmeli, fakat her halde, hissetmelidir. Lüzumu hissedenler kurucular, lüzumsuzluğu hissedenler yıkıcılardır. Her ikisi de cemiyetlerin fikir hayatı için devam ettirici insanlardan daha faydalıdırlar. Bu çeşit insanlar belki her zaman muvaffak olamazlar. Yaptıkları işin tutunabilmesi, işin içtimaî bünyedeki tebeddüllerle olan münasebetine ve bu tebeddüllerin ehemmiyetine tâbidir. Ademi muvaffakiyetin sebeblerinden biri de yapmanın, yapılması lâzım geleni bilmekten farklı oluşudur. Bir insan kurduğunu mükemmelleştiremiyebilir. Fakat kendisini hemen takip edecek olana kıymetli bir temel tevdi eder. Ya bir yol gösterir, yahut bir yolun yanlış olduğunu söyler. Bu insan bir davanın bayraktarı, sıra neferi veya fedaisi demektir. Bir fikir uğrunda fedaî olmayı göze almış insan takdirle, minnetle karşılanmalıdır. Bununla beraber fedaî olmayı göze almış insanın ne takdire ihtiyacı vardır, ne de teşvike. Çünkü bunlar ondaki emniyet hissine hiç bir şey ilâve etmiyecektir. En koyu irtica hareketlerinin cesaretinden hiç bir şey eksiltemiyeceği gibi…
e. Mısracı zihniyet, bize, mısraların olduğu gibi, onun parçaları olan kelimelerin de tetkiki, tahlili imkânını verir. Kelime üzerinde düşünmek, onun, güzelliğini, yahut çirkinliğini tesbite çalışmak; şiire, kelime halinde, mücerret bir “şiir unsuru” telâkkisi getirmiştir. Yüz kelimelik bir şiirde yüz tane güzellik arayan insan vardır. Halbuki bin kelimelik bir şiir bile bir tek güzellik için yazılır. Tuğla güzel değildir. Sıva güzel değildir. Fakat bunlardan terekküp eden bir mimari eseri güzeldir. Buna mukabil agat, helyotrop, gümüş gibi maddelerden bir bina yapılabileceğini farzedelim. Eğer bu bina, maddelerin taşıdığı güzellik dışında bir güzelliğe malik değilse san’at eseri sayılmaz. Görülüyor ki haddizatında güzel olan kelimenin şiire malzemelik etmesi şiir için bir kazanç değil. Eğer söyleniş tarzlarını, kullanılış şekillerini de beraber getirmiş olmasalardı, bu kelimelerin şiire bir zararı da olmazdı. Fakat ne yazık ki o kelimeler ancak muayyen şekillerde söylenebiliyor. Yani, kendi edalarını kendileri tâyin ediyorlar. İşte eski şiirin yukarıda bahsettiğim hususiyeti bu edadır, ismi de “şairane” dir.
fMısracı zihniyet, bize, mısraların olduğu gibi, onun parçaları olan kelimelerin de tetkiki, tahlili imkânını verir. Kelime üzerinde düşünmek, onun, güzelliğini, yahut çirkinliğini tesbite çalışmak; şiire, kelime halinde, mücerret bir “şiir unsuru” telâkkisi getirmiştir. Yüz kelimelik bir şiirde yüz tane güzellik arayan insan vardır. Halbuki bin kelimelik bir şiir bile bir tek güzellik için yazılır.

sayfa 77 ölçme değerlendirme
A.
1.Milli Edebiyat Zevk ve Anlayışını Sürdüren Şairler kimlerdir?
Beş Hececiler (Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç)
 Kemalettin Kamu, Arif Nihat Asya, Ahmet Kutsi Tecer, Zeki Ömer Defne, Orhan Şaik Gökyay
2.Milli Edebiyat Zevk ve Anlayışını Sürdüren şiirin şiir dili ile ilgili öözellikleri
. Dil sade olmalıdır.
• Ulusal kaynaklara ve yurt sorunlarına eğilmek gereklidir.
• Şiirde yalnız hece ölçüsü kullanılmalıdır.
Edebiyat dilinin o zamana kadar tamamen Arapça ve Farsçanın hâkimiyeti altında "yapma bir dil" olduğu inancında olan Genç Kalemler sanatçıları, Edebiyat-ı Cedide ve Fecr-i Ati üyelerini "dillerinin yabancılığından dolayı" şiddetle eleştirmişler ve daha geniş halk kitlelerine seslenmek imkânını sağlayacağı ve böylece medeni kalkınmaya da yardım edeceği için sadece edebi değil, aynı zamanda sosyal bir dava saydıkları "Yeni Lisan" davasının gerçekleştirilmesi için birtakım ilkeler belirlemişlerdir.
B.
1.D  2. D   3.Y
C.
1. D
2.C
3.C


sayfa 87
HAZRILIK
*          Sosyalizm ve kominizmdem beslenmiştir.
*       Toplumcu Şiirin Özellikleri
*         I. ve II. Yeni’ye tepki olarak ortaya çıkmıştır.
•          Sosyal olaylara ve toplumsal meselelere yönelmişlerdir.
•          Eserlerinde köy hayatını ve köylülerin sorunlarını ele alan bu sanatçılar yurt   
            gerçeklerini anlatmak gerektiğini savunmuşlardır.
•          Özellikle hikâye ve roman türünde başarılı olmuşlardır.
  *         Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Ahmet Arif, Kemal Tahir, Orhan Kemal
* Rıfat Ilgaz
Rıfat Ilgaz 1911 yılında Kastamonu Cide'de doğdu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nü 1938'de bitirdi. 1939'da İstanbul'da öğretmenliğe başladı. 1940'da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi. 1943'te ilk kitabı "Yarenlik"i yayınladı. Şiirleri olağanüstü bir ilgi gördü. Ocak 1944'de "Sınıf" adlı şiir kitabı çıktı. Sıkıyönetim kararı ile toplatıldı. 1950'li yıllarda gazetecilik yapmaya başladı. Ocak 1953'te "Devam" adlı şiir kitabını çıkardı ve bu kitap da toplatıldı. 1961 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra kendi adıyla yazı ve şiir yayınlama özgürlüğüne kavuşan Rıfat Ilgaz, 1970'te Basın Şeref Kartı'nı aldı. 1974'te emekli oldu. Cide'ye yerleşti. 12 Eylül 1980 döneminde gözaltına alındı. 70 yaşında gerekçesiz sorguya çekildi ve 1 aydan fazla gözaltında kaldı. Tutukluluğu sona erince ölüm tarihi olan 7 Temmuz 1993'e kadar İstanbul'da yaşadı.

Eserleri
Şiir
Yarenlik (1943), Sınıf (1944), Yaşadıkça (1948),Devam (1953)
Üsküdarda Sabah Oldu (1954) Soluk Soluğa (1962),Karakılçık (1969), Uzak Değil (1971), Güvercinim,, Uyur mu (1974) ,Kulağımız Kirişte (1983) ,Ocak Katırı Alagöz (1987) ,Bütün Şiirleri (1983)
Roman
Karadeniz'in Kıyıcığında 1969, Karartma Geceleri 1974, Sarı Yazma 1976 ,Yıldız Karayel 1982
Anı
Yokuş Yukarı 1982, Biz de Yaşadık 1984, Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra (1986), Mizah Öykü ve Romanları, Radarın Anahtarı 1957, Don Kişot İstanbul'da 1957, Bizim Koğuş 1959, Hababam Sınıfı 1959
Kesmeli Bunları 1962, Nerde O Eski Usturalar 1962, Saksağanın Kuyruğu 1962, Şevket Ustanın Kedisi 1965, Geçmişe Mazi 1965, Altın Eskicisi 1972, Palavra 1972, Tuh Sana 1972, Çatal Matal Kaç Çatal 1972, Bunadı Bu Adam 1972 Keş 1972, Al Atını 1972, Hababam Sınıfı Uyanıyor 1972, Sosyal Kadınlar Partisi 1984, Apartman Çocukları 1984, Çalış Osman Çiftlik Senin 1984
Çocuk Kitapları
Öksüz Civciv 1979, Bacaksız Kamyon Sürücüsü 1980, Bacaksız Sigara Çocukları 1980, Bacaksız Paralı Atlet 1981

Enver GÖkçe Hayatı ve Eserleri
1920’de Erzincan’ın Kemaliye ilçesi Çit Köyü'nde doğdu. 19 Kasım 1981’de Ankara’da yaşamını yitirdi. 8 yaşında ailesiyle birlikte Ankara'ya geldi. Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul Kadırga Öğrenci Yurdunda yöneticilik yaparken Türk Ceza Yasası’nın 141. Maddesi’ne aykırı eylemde bulunmakla suçlandı. Yargılanıp ceza aldı. 7 yıl cezaevinde kaldı. 1957’de özgürlüğüne kavuştu. Ardından 3 yıla yakın Çorum'da sürgün cezası çekti. Dönüşünde Ankara’da gazetelerde düzeltmenlik serbest yazarlık yaptı. İstanbul'da Yurtlar Müdürlüğü'nde çalıştı. Doğduğu köye çekildi. 1977'de tedavi için Bulgaristan'a gitti. Dönüşünde tekrar Ankara'ya yerleşip çeviriler yaptı. Son günlerini Ankara’da Seyran Bağları Huzurevi’nde geçirdi. İlk şiiri 1943'te "Ülkü" dergiinde yayınlandı. Daha sonra Ülkü Yurt ve Dünya Ant Gün Söz Yağmur ve Toprak Yeryüzü gibi dergilerde imzalı imzasız şiirleri yazıları çıktı. Ortak dili zenginleştiren yerel sözcüklerle örülmüş eserleriyle özgün bir şiire ulaştı. Türk şiirinde 1940 kuşağı ya da "Acılı Kuşak" olarak anılan toplumcu şairlerin önde gelen temsilcileri arasında yer aldı. Pablo Neruda’dan da şiirler çevirdi.
ESERLERİ:
Dost Dost İlle Kavga (1973)
Panzerler Üstümüze Kalkar (1977)
Şiirler (ölümünden sonra 1982)
Eğin Türküleri (1982 DTCF bitirme tezi)

A. KADİR
Asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu’dur. 1917 yılında İstanbul’da doğdu, 1985 yılında yine İstanbul’da öldü. Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirdi (1936). Ankara Harp Okulu son sınıfındayken, Nâzım Hikmet’in bu okulda propaganda yaptığı gerekçesiyle açılan davada yargılandı, on ay hüküm giydi, okuldan çıkarıldı (1938). İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girdi (1941). Tan gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Arkadaşlarıyla Yürüyüş dergisini çıkardı. Savaş karşıtı şiirlerini içeren ilk kitabı Tebliğ (1943) toplatılınca, sıkıyönetim tarafından İstanbul dışına sürgün edildi (1943-1947). Sürgünlüğü Muğla, Balıkesir, Konya, Adana ve Kırşehir’de geçti. 1965’ten sonra şiir çevirileri ve kitaplarının yayımıyla uğraştı. Azha Erhat ile birlikte İlyada ve Odesa çevirilerini yaptı.
İlk şiirleri Ali Karasu imzasıyla yayınlandı. Başlangıçta Faruk Nafiz Çamlıbel ile Necip Fazıl etkisinde şiirler yazdı, Nâzım Hikmet’in şiirleri ile karşılaşınca şiir ve dünya görüşünde önemli değişikler oldu. Bireysel dramı toplumsal sorunların birlikteliği içinde ele aldığı şiirlerinde Nâzım Hikmet’in etkisi belirgindir. 1940 kuşağının önde gelen toplumcu gerçekçi şairlerindendir. Savaş karşıtı tutum, yoksul insanların durumu, insana inanma ve güvenme, özgürlük ve yaşantısındaki zorlu anlar şiirlerinde ağırlık taşıyan konulardır.
ŞİİR KİTAPLARI
Tebliğ (1943)
Hoş geldin Halil İbrahim (1959)
Dört Pencere (1962)
Mutlu Olmak Varken (1968)
Bütün Şiirleri (1988,ölümünden sonra)

  ÖDÜLLERİ
1959 Habib Edip Törehan Çeviri Ödülü
1961 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü
1980 Türkiye Yazarlar Sendikası Hasan Ali Ediz Edebiyat Çeviri Ödülü
1983 Yazko Çeviri Ödülü
ŞİİRLERİ
Açılır Kapılar, Bir İnsan, Bu Su Çoğala Çoğala, Cibali, Çiçekleri Umudumuzun, Çile ,Dağ Başında ,Dön ,Geri Bak, İnsan ,Koğuş ,Koru Kendini ,Nöbette ,Siperde ,Terhis ,Uşaklı İzzet ,Yol ,Yolda Esirler
ŞİİR ÇEVİRİLERİ
A. Kadir, güçlü ozan kimliğini çevirilerine de büyük ustalıkla yansıtmış bir çevirmendi. Onun yabancı ozanlardan dilimize kazandırdığı şiirler, -tıpkı Can Yücel çevirileri gibi- hiçbir zaman çeviri kokmaz. Onları, “Türkçe söylenmiş” ürünler gibi yakın buluruz kendimize. A. Kadir, gericiliğe, bağnazlığa, savaşa, açlığa, yoksulluğa karşı tutum almış dünyaca ünlü ozanların şiirlerinden yalın bir Türkçe’yle yaptığı çevirileri, 1960 yılında yayımladığı “Asıl Adalet” adlı kitapta toplamıştır. A. Kadir’in Mevlânâ ve Hayyam çevirileri de ayrı ayrı kitaplaşmıştır.
Anış - Federico Garcia LORCA
Asıl Adalet - Paul ELUARD
Asker - Nikiforos VRETTAKOS
Ayakta -  Eugène GUILLEVIC
Dövülen Çingenenin Şarkısı - Federico Garcia LORCA
Filistinli Sevgili - Mahmud DERVİŞ
Gene Geleceğiz - Abu SALMA
Gelecek - Bertolt BRECHT
Gitme Dedim - MEVLÂNÂ
Halk - Paul ELUARD
Holivut - Bertolt BRECHT
Hoşça Kalın - Federico Garcia LORCA
Kaçak - Boris VIAN
Merhaba, Guatemala! -  Miguel Angel ASTURIAS
O Gün Gelince - Vítezslav NEZVAL
Saint - Martin Sokağı Şarkısı  -  Robert DESNOS
Savaşta Ölenler - Paul ELUARD
Yaşamak Artıyor  - Eugène GUILLEVIC
BESTELENEN ŞİİRLERİ
Koru Kendini, Ahmet Kaya - Koru Kendini

* Edebiyatçılar kendi dünya görüşlerinive sanatanlayışlarını eserlerine yansıtır. bu yüzden kendi dünyasına yakın insanalra hitap ederler.
2. Etkinlik
. Dağ Başında adlı memtin modern şiir geleneğine göre oluşturulmuştur. belirli bir ölçü ve kafiyesi yoktur. AND OLSUN, ŞART OLSUN şiiri de modern şiir geleneğine göre göre oluşturulmuştur. fakat bu şiir daha önce çok kullanılmamış bir yöntemle oluşturulmuş. her satıra bir kelime yerleştirilmiş.
5. Dağ Başında şiirinin teması aşktır. And Olsun şiirinin teması ahıın yerde kalmayacağı
6.Her iki, şiirin de dili sade ve anlaşılırdır. Dağ başında adlı şiirde imgelerin daha fazla kullanıldığını görüyoruz. Sevgili farklı imgelerle anlatılmış. Her ikisinde de günlük konuşma dili şiire yansıtılmıştır.
7. Dağ Başında şiirinde ve And Olsun şiirinde ahengi sağlayan unsurlar, kafiye, asonans, aliterasyon  ve  sözcük tekrarlarıdır.
8. Bu şiirler toplumsal gerçekçilik anlayışına göre dile getirilmişlerdir. Her iki şiirde de sosyal içerikli sözcükler ve ifadler sıkça  ele alınmış, ezilmişlik duygusu işelnmiştir. Bu sosyalizm düşüncesinin bir yansımasıdır. Toplumsal  konular bireyusel duygular içinde dile getirilmiş.
9. 8 . sorudaki cevap verilebilir.
10. A. Kadir, gericiliğe, bağnazlığa, savaşa, açlığa, yoksulluğa karşı tutum almış dünyaca ünlü ozanların şiirlerinden yalın bir Türkçe’yle yaptığı çevirileri, 1960 yılında yayımladığı “Asıl Adalet” adlı kitapta toplamıştır. A. Kadir’in Mevlânâ ve Hayyam çevirileri de ayrı ayrı kitaplaşmıştır.
Enver Gökçe ortak dili zenginleştiren yerel sözcüklerle örülmüş eserleriyle özgün bir şiire ulaştı. Türk şiirinde 1940 kuşağı ya da "Acılı Kuşak" olarak anılan toplumcu şairlerin önde gelen temsilcileri arasında yer aldı. Pablo Neruda’dan da şiirler çevirdi.
     ÖLÇME- DEĞERLENDİRME
A.
1. 960'ların ortalarına doğru Marksist şiir iyice boy vermeye başlar. Ancak çıkan ses oratoryoya dönüştüğü için birbirine karışmış ve estetik endişe şiirde göz ardı edilmiştir. Bu dönem şiiri, genellikle parti propagandası edasını taşır. Aynı zamanda kelimenin şiddet unsurundan siyasal bir amaç için istifade yoluna giden şair, bir bakıma şiddete davetiye çıkarır.
Bu dönemin önemli bir şairi olan Enver Gökçe'de (1920-1981), konuşma dili yalınlığı ile Nâzım Hikmet şiirinin bir çok özelliği görülür. Siyasi ve politik tercihlerini estetik endişenin önüne koyan şair, kurulu düzeni lanetleyen söylemiyle propagandanın dar dünyasına düşer. Kurtarıcı misyonla ihtilalci ve militarist bir özne tipolojisini biçimlendiren Gökçe, genelde düşünsel ve ideolojik birikimi içeren radikal imgelerin tek başına kullanıldığı kavga şiirleri yazar.
Dönemin yaygın ideolojik koşullamaları ile biçimlenen kavgaları esas alması, onun şiirini düşünsel tutarlılıktan ve lirik derinlikten mahrum bırakır. Şiirsel algılaması, sürekli olarak praksisin (toplumsal eylem) etrafında şekillenen şair: bağlı olduğu Marksist düşüncenin esasını oluşturan; kentleşme, sanayileşme, üretim-tüketim ilişkileri gibi sorunlarla da fazla ilgilenmez. Nâzım Hikmet'ten etkilenmesine rağmen, onun poetik yaratıcılığı ve ahenkli söyleyişi Gökçe'de yoktur. Dost Dost İlle Kavga (1973), şiirlerim topladığı tek kitabıdır.
Bu kuşak içerisinde ilk şiir kitabı "Yazma"yı 1950'de yayımlayan ve yirmi yıllık bir aradan sonra Bir Siyasinin Şiirleri"yle (1974) toplumsal eleştiriye uzanan Can Yücel'i (1926-3003) de unutmamak gerekir. Cinsel içerikli şiirleriyle anarşist erotizme kadar uzanan ve gövdenin tarihinde Marksist bir cinsel devrimi gerçekleştiren şairin şiiri, hazmedilmeyecek denli çoğulcu ve sıradışı öğeler içerir. İroni, yerleşik düzeni lanetleyen kara yergiler şairi Can Yücel şiirinin atardamarıdır. Cemal Süreya onun şiirinin vurucu yanlarını şöyle anlatır:
"Argo ve küfür bir arınma işlemidir Can Yücel'de. Kötülüğe, kötü düzene karşı aşılanmak için kutsalı delik deşik eder. Tabi eski kutsalı ve yeni kutsal adına. Bu yüzden sürekli olarak tarihsel olaylarla bugünkü olayları iç içe işler. Şiirsel eylemini kurmak, sürdürmek için en elverişli yolu seçmiştir: parodi. Gerçekten de parodi toplumsal eylemle şiirsel eylemi birleştiren uygun bir yoldur. Tarihi, gazete güncelliğine getirir. "
Şiiri, "anlam-yoğun bir eylem", "içtenlik", "çılgınlık", gibi ibarelerle açıklayan Can Yücel, sokağın üslubuyla arabeski denediğinde bile, bozulmayan sağlam bir dil mantalitesine sahiptir. Tarihin anlatımında kullandığı dil, halk türküleri ve deyişleridir. Sonraki çalışmalarında bu dil, soyuta doğru giderek büyük kırılmaları yaşar.
Can Yücel şiirinin en önemli özeklliklerinden birisi de; bilgece bir çocuk edasındaki rahat konuşmasıyla yaşama dair sorular sorması ve insanlığa ayrımcı korkulardan uzak öğütler vermesidir. Şiir kitapları: Yazma (1950), Sevgi Duvarı (1973), Bir Siyasinin Şiirleri (1974,), Canfeda (1986), Çok Bi Çocuk (1988), Kısa Devre (1990) ve Kuzgunun Yavrusu (1990).(...)
Şiir dilindeki duruluk ve biçim üzerine yaptığı deneyimleri ile dikket çeken Eray Canberk (d.1940), bir yandan "toplumsallık zorunlu bir durumdur günümüz insanı için. Toplum içinde yaşıyoruz; toplumsal durumlarla ve koşullarla çevriliyiz. Şiirimizi yazarken bu etkileri taşıyoruz. Öyleyse şiirimiz toplumsaldır." derken; bir yandan da Kuytu Sular 'dan (1969) ve Yüreğinin Burkulduğu Zaman (1983) adlı kitaplarıyla bu zorunlu yönelimi zorunlu bir toplumculuğa çevirmiştir.
Gülten Akın'ın (d. 1933), başlangıçtaki bireysel duyarlığı, 1970'lerden sonra yerini toplumsallığa bırakır. Halk şiiri geleneğini ve Nâzım Hikmet çizgisini takip ederek Kırmızı Karanfil (1971), Ağıtlar ve Türküler (1976), Seyran Destanı (1979) kitaplarıyla işçilikte titiz, nesnel ve toplumsal bir şiir dünyası kurar.
Kemal Özer (d. 1935), ikinci Yeni hareketiyle edebiyat dünyasına girer. Toplumsal meselelere olan duyarlığı şairi önceleri toplumcu, sonraları Marksist bir söylemin kavşağına sürüklen toplumcu anlayışı epik anlayışla bağdaştıran şiirler yazar. 1980'e kadar şiirinin genel çizgisi eylemci ve bilimsel toplumcu anlayışı yansıtır. Kavganın Yüreği (1973), Yaşadığımız Günlerin Şiirleri (1974), Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya (1976) ideolojik yükü ağır olan şiirlerini topladığı kitaplarıdır.
2. Toplumcu Şiir Özellikleri:
* Çıkarcı, pragmatist (faydacı) şiirdir.
* İdeoloji vardır.
* Şairler içinde bulunduğu toplumun sorunlarıyla ilgilenir.
* Bireysellik yoktur. Kollektiflik vardır.
* Dilin işlev görevinden yararlanılmaktadır (söylev özelliği).
* Biçimden çok içerik önemli.
* Ölçüsüz ve kafiyesiz şiirler yazıldı.
* Gelecekçilik akımından (fütirizm) yararlanılmıştır.
* Cesaret, isyan konuları işlenmiştir.
* Edebiyatın kavgacı ve hareketli olmasını istiyorlar.
B.
1. D
2. D
3.D
C.
1. A
2. D                




HAZIRLIK
 Di la ver Cebeci, Nurullah Genç, Lale Müldür, Ahmet Telli’nin fikirleri ve edebiyat an layışları hakkında bir araştırma yapınız.
Dr. Dilâver Cebeci
1970 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni bitirdi. Aydın'da öğretmenlik ve Halk Eğitimi Başkanlığı, İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü'nde öğretim görevliliği, Diyanet işleri Başkanlığı'nda neşriyat uzmanlığı, Üsküdar Kız Lisesi'nde öğretmenlik yaptı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde İktisat Tarihi yüksek lisansı ve sosyoloji doktorası yapan Cebeci, Marmara Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Özellikle bestelenen Türkiyem şiiriyle adını geniş kitlelere duyuran Cebeci, İstanbul'un Fethinin 555. yıldönümü gününde 29 Mayıs 2008 tarihinde vefat etti.
İlk şiiri 1965 yılında Defne dergisinde çıktı. Şiirleri, hikâyeleri, mensureleri ve mizah yazılan Devlet, Töre, Bozkurt, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Güney Su, Ortadoğu, Hergün, Yeni Düşünce, Ayrıntılı Haber, Türkiye dergi ve gazetelerinde yayınlandı. Dilâver Cebeci, millî ve tarihi motiflerle bezeli lirik şiirleriyle tanınır. Edebiyatımıza "Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi" mizahî tipini kazandırdı. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla yazdığı yazılarında Türk sosyal hayatına bir 16. yüzyıl Osmanlı vatandaşı gibi bakarak, bu hayatın Türk kültürüne yabana yönlerini latif bir üslupla hicvetti. Edebiyatımızda uzun ve hikâyemsi mensure türünü denedi ve bu denemelerinde milli romantizmi vermeye çalıştı.

2008 yılında İstanbul/Çengelköy mezarlığına defnedilmiştir.
Eserleri
Şiirleri: Hun Aşkı (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984), Şafağa Çekilenler (1984), Ve Sığınırım İçime (1992), Kandehar Dağlarında Sabah Namazı (Kendi sesinden kaset, 1992).
Mensureler: Mavi Türkü (1983).
Mizahî yazıları: Devranname (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Oyunu: Büyü (1984).
İktisat Tarihi ve Sosyoloji konularında makaleleri olan Cebeci'nin "Tanzimat ve Türk Ailesi" isimli bir kitabı 1993 yılında neşredildi.
Nurullah Genç
(d. 9 Eylül 1960, Horasan, Erzurum) Türk şair, akademisyen. 1983 Yılında Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitede Yüksek Lisansını tamamladı. Yine aynı üniversiteden Doktor, Doçent ve Profesör unvanlarını aldı. Şu anda İstanbul Ticaret Üniversitesi Ticari Bilimler Fakültesi'nde Öğretim Üyesidir ve İşletme Yönetimi, Yönetim ve Organizasyon, Uluslararası İşletmecilik derslerini vermektedir.
    1990 Türkiye Diyanet Vakfı N'at-ı Şerif Büyük Ödülü Sahibi (Yağmur şiiri ile).
    1987 Kültür ve Turizm Bakanlığı Roman Teşvik Ödülü sahibi (Tutkular Keder Oldu romanı ile).
    1996 Doğu Anadolu Gazeteciler Cemiyeti Kültür Hizmet Ödülü sahibi.
    1998 Tuzla Belediyesi Gül Şiirleri Armağanı Ödülü sahibi(Gül ve Ben isimli eseri ile ile).
    1999 Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi Ödülü sahibi(Hüznün Lalesidir Dünya eseriyle).
Yıllardır işletme yönetimi kapsamında pek çok işletmeye danışmanlık yapan ve eğitimler gerçekleştiren Genç, proje uygulama ve stratejik planlama alanlarında da hizmet vermektedir.
Şiir Kitapları
    Çiçekler Üşümesin
    Nuyageva
    Yankı ve Hüzün
    Aşkım İsyandır Benim
    Siyah Gözlerine Beni de Götür
    Yanılgı Saatleri
    Yağmur
    Rüveyda
    Denizin Son Martıları
    Aşk Ölümcül Bir Hülyadır
    Hüznün Lalesidir Dünya
    Gül ve Ben
    Yürüyelim Seninle İstanbul'da
    Müptelâdır Gemiler Benim Denizlerime
    Sensiz Kalan Bu Şehri Yakmayı Çok istedim
    Birkaç Deli Güvercin
    Çanakkale:Her Şey Yanıp Gül Oldu
    Ateş Semazenleri
    Ölüm Noktürnü
Romanları

    Tutkular Keder Oldu
    Yollar Dönüşe Gider
    İntizar
Mesleki Eserleri

    Zirveye Götüren Yol:Yönetim
    Yönetim El Kitabı
    Başarı Bedel İster
    Yönetim ve Organizasyon
    Kalite Liderliği
    Ortaklık Kültürü
Lale Müldür
Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. Şiir bursu alarak İtalya'ya Floransa’ya gitti. Türkiye’ye dönüşünde birer yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik ve Ekonomi bölümlerine devam etti. 1977’de İngiltere’ye giderek Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden lisansını, Essex Üniversitesi Edebiyat Sosyolojisi Bölümü’nden master derecesini aldı. 1983'te Belçikalı ressam Patrick Jacquart ile evlenerek Brüksel'e gitti. 1983-1986 arasında burada yaşadı. 1986'da yurda döndü.

İlk şiirleri 1980’de Yazı ve Yeni İnsan dergilerinde çıktı. Gösteri, Defter, Şiir Atı, Oluşum, Mor Köpük, Yönelişler, Sombahar dergilerinde birçok şiir ve yazısı yayınlandı. Şiirlerinden bazıları bestelendi ve filmlerde kullanıldı.

Şiirlerinden bir seçki "Water Music" adıyla Dublin’de yayınlandı (Poetry Ireland, 1998). Fransız ressam Colette Deblé’nin resimleri üzerine yazdığı şiirler ise Fransız Enstitüsü’nden "Yağmur Kızı Böyle Diyor" adıyla Fransızca yayınlandı.

Bir dönem Radikal gazetesinde yazdı. Yurt dışındaki birçok toplantıda Türkiye’yi temsil etti. Türk şiirinin lirizm birikimleriyle ilintisiz, imge ya da görüntü düzeyinden çok beslendiği farklı kültürlerdeki kavramlar ve kaynaklar üzerine kurulu Türk şiirinin köşe taşlarından sayılan bir şiiri vardır.

1998'de yazdığı Divanü lügat-it-Türk isimli kitabı Fransız bir Türkolog tarafından Fransızca'ya çevrilmiştir. Halen çok sayıda yabancı yayınevinden teklif almaktadır [kaynak belirtilmeli]. Şairin, New York'ta yayımlanacak bir şiir kitabının çevirisi ise devam etmekte ve şiirlerinin bir kısmı İsrail'de İbranice'ye çevrilmektedir.
Eserleri
Şiir
    Uzak Fırtına (1988)
    Voyıcır II (Ahmet Güntan’la birlikte, 1990)
    Seriler Kitabı (1991)
    Kuzey Defterleri (1992)
    Buhurumeryem (1993)
    Divanü Lügat-it-Türk (1998)
    Saatler/Geyikler (2001)
    Ultrazon'da Ultrason (2006)
    Güneş Tutulması 1999( 2008 )
    Medine Ve Kavun Likörü ( Seyhan Özdamar'la birlikte, 2009 )
    Siyah Sistanbul (YKY-2011)
Deneme
    Anne Ben barbarmıyım? (Patika-1998)
    Haller Leyla (2006)
Roman
    Bizansiyya, Yapı Kredi Yayınları

AHMET TELLİ
1946'da Çankırı'nın Eskipazar ilçesinde doğdu. Hasanoğlan ve Pazarören öğretmen okullarında eğitim gördü. Bir dönem köy öğretmenliği yaptı. Ardından Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirdi. Anadolu'da çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 12 Eylül'den sonra uzunca bir süre tutuklu kaldı. 1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün şairlerden. İsmet Özel'den sözcük seçimi ve ses tonu bakımından etkilendi. Romantik ve başkaldırıcı şiiriyle bir yandan da Attilâ İlhan'a yakın durduğu söylenebilir.
ESERLERİ
Şiir kitapları
Yangın Yılları (1979)
Hüznün İsyan Olur (1979)
Dövüşen Anlatsın (1980)
Saklı Kalan (1981)
Su Çürüdü (1982)
Belki Yine Gelirim (1984)
Çocuksun Sen (1994)
Kalbim Unut Bu Şiiri (1994)
Barbar ile Şehla (2003)
Diğer eserleri

Ben Hiçbir Şey Söylemedim (2001)
Sulara mı Yazıldı (2001)
Buradayım Sözümde (2005)
ÖDÜLLERİ
1980 Toprak Şiir Ödülü Hüznün İsyan Olur kitabı ile (Metin Altıok'la paylaştı)
1982 Yazko Şiir Özendirme Ödülü Saklı Kalan ile

1980 sonrasıTürk şiirinin genel özellikleri hakkında bilgi toplayınız.
1980 SONRASI TÜRK ŞİİRİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
* Bu dönem şairleri birlikte dergiler çıkarmışlardır.
* 1980 şairleri için ortak bir anlayıştan çok, grupların ve kişilerin ayrı ayrı şiir anlayışlarından söz edilebilir.
* Yazko Edebiyat, Üç Çiçek, Şiiratı ve Sombahar gibi dergiler bu dönemde etkilidir.
* İkinci Yeni Sonrası Toplumcu Şiirde olduğu gibi ideolojiyi şiirlerinde öncelikli bir öğe olarak görmemişlerdir.
* Düz yazıya yaklaşan bir üslupla, anlatmaya imkan veren temaları da şiirlerinde işlemişlerdir.
* İmge anlayışlarında uzak çağrışımlara önem vermeleri bakımından İkinci Yeni’yle yakınlıkları vardır
1980 Sonrasının Şiirinde Öne Çıkan Anlayış
Yalnızca şiirin öne çıkarıldığı, aslolan üründür anlayışının egemen olduğu bir dönemdir 1980 sonrası şiiri. Bu dönemde şiirle yeniden yüzleşilir. İnsani duyarlılık ve evrensel deneyimler şiirin gözde değerleri olur. Hasan Bülent Kahraman’a göre: “daha içe dönük, daha durağan, daha dinlendirilmiş bir edebiyat anlayışıdır öne çıkan” Bu dönem şiiri bir iç hesaplaşmayı da birlikte getirir. İmgenin içeriği daha saydam hale gelir. Çeviri bu dönem şiirinin ana ekseni dil üzerine oturur ve her türlü deneyimin önü açılır.

Bu dönem içinde çoğunlukla özyaşam öyküsünden kaynaklanan olaylarla anlatımcı bir şiir geliştiren şairlerden birisi de Şavkar Altınel (1953)’dir. İngiliz şiirinden yaptığı çevirilerle ve kendi şiirleriyle edebiyat dergilerinde göründü. Şiirlerinde uzak ülkelere yapılan uçak yolculukları, hava akınları, II. Dünya Savaşı’nda acıklı tablolar, yabancı coğrafyalarda çekilmiş flu fotoğraflar yer alır.

1980 Kuşağı Şairleri Şiirlerinde En Çok Neyi Kurgulamışlardır?
Bu şairler yazdıkları şiirlerde geleneksel birikimin önemine vurgu yapmışlardır. En eskisinden en yenisine kadar Türk şiirine katkıda bulunmuş şairlerin eserlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini savunmuşlardır. 1980’lerde birbiriyle kimi zaman örtüşen kimi zamansa farklı yerlerde duran Tuğrul Tanyol, Haydar Ergülen, Enver Ercan, Lâle Müldür, Osman Hakan A., İhsan Deniz, Oktay Taftalı, Ahmet Erhan, Metin Celâl, Necat Çavuş, Seyhan Erözçelik, Şavkar Altınel, Salih Bolat, Metin Cengiz, Roni Margulies, Ali Günvar, Adnan Özer, Hüseyin Atlansoy, Vural Bahadır Bayrıl, Arif Ay, Sunay Akın ve dönemin sonlarında Küçük İskender, Birhan Keskin gibi isimler öne çıkanlardır.
Bu dönemin Şairlerine Yol Gösteren Sanatçılar

Birbirinden farklı anlayışlardaki şairlerin yol göstericileri olarak Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Behçet Necatigil, Hilmi Yavuz, Enis Batur gibi isimlerin yönlendirici etkileri vardır.
1980’ler şiiri İkinci Yeni’yi andıran bir şiirdir.
Seyhan Erözçelik (1962)’in şiirlerinde her şey bilerek konmuş bir buzlu camın ardından seyrediliyor duygusunu verir okuyuculara. Kırık dökük, sırçadan yapılmış bir dünyada kapılar sımsıkı kapatılır.
1980 sonrası şiirinde; Türk şiir birikimini yeniden ve bir bütün olarak değerlendirme çabası vardır. Farklı şiir anlayışlarının aynı zaman diliminde temsilcileri bulunmaktadır. Yapı ve söyleyişe içerikten çok fazla önem vermiştir. İkinci Yeni şiirine özgü uzak çağrışımlara yeniden değer verilmiştir. Yeni imgeler peşinde koşulduğu da bir gerçektir. Bu dönemde şiir düz yazıya yaklaştırılmıştır.
80’li ve 90’lı yıllar, radyo ve televizyonda özel kanalların varlığı ile birlikte popüler kültür ortamının oluşturduğu, desteklendiği bir dönemdir. Türk ve dünya edebiyatından önemli ve değer taşıyan şiirler, bir kompozisyon hâline getirildikten sonra, dramatize edilerek tiyatro sanatçıları tarafından görsel-işitsel kültür ortamına taşınmıştır.

1980’li Yıllar Şiirinde Öne Çıkan Konular
1980 sonrası şiirin en önemli yanlarından birisi özellikle konu açısından irdelendiğinde şehirli kimliğinin ön planda olmasıdır. Özellikle büyük metropollerde yaşayan kişilerin şehre ve insana yabancılaşması, gelenek ve teknoloji arasında sıkışıp kalmaları, geçmişte var olan ama kendilerini ifade edemeyen alt kültür gruplarının bir kimlikle ortaya çıkmaları en belirgin temaları oluşturmaktadır.
Sınıfınıza 1980 sonrası Türk şiirinden örnekler getiriniz.
 1. Et kin lik: Sınıfa getirdiğiniz şiirlerin isim lerini ve şairle rini bir liste hâlinde tahtaya ya -
zınız. Şiirlerin isi lerinden hareketle temaları ve içe rik le ri hakkında tahminlerde bulununuz.
 Zaman içe risinde toplum hayatında meydana gelen siyasi, sosyal ve ekonomik değişim -
ler eserlerin temalarını etkiler mi? Açıklayınız.
Evet , zaman içe risinde toplum hayatında meydana gelen siyasi, sosyal ve ekonomik değişim -ler eserlerin temalarını etkiler. Her şiir yazıldığı dönemin sosyal siyasal ve kültürel yapısından izler taşır. toplumsal gerçekçiler dönemin geşilen sosyal ve siyasi yapısından rahatsızlıklarını şiir yoluyla dile getirmiişlerdir.

1. "Bozkırda Kalan Sancı" adlı şiirin ahenk unusurları:
 Şiir modern şiir geleneğine göre oluşturulmuştur. modern şiirde  belirli bir ölçü ve kafiye düzeni yoktur. şiirde ahenk, ses akışı, aliterasyon, asonans, ve ses tekrarları ile sağlanır.
" O ço cuk lar bi rer bi rer git ti ler..." mısrası tekrar edilmiş. yine her bölümün sonunda -tiler eki tekrar edilmiş şiirin diğer birimlerle bağlantısı sağlanmış.
t,l,r, ğ  sesleri ile  aliterasyon yapılmış.
o,i sesleri iel asonans yapılmış.

2. etkinlik.
ağ buluttan atlar, Hacerülesved gözleri, mor dağların göğsü, ülkü çağının bahdır melekleri ... gibi benzetmeler kullanılmıştır.
a. Bu benzetmelrin kullanış amacı şiirin anlamını güçlendirmektir. şiir din,i kavramalrın bol kullanıldığı bir metindir.
b. Bu benzetmeler şiri daha etkili kılmış şairin üslubunu santlı bir analtıma yöneltmiştir.
c. Şiirde gerçek anlamının dışında kullanılan kelimeler şiirini analmını güçlendirdiği için şiir daha etkili olmuş.
ç.  Şiirde hacerülesved, Ahsen-i takvim, esfel-i safilin gibi kavramlar islami değer taşıyan ifadelerdir.




A. Aşağıdaki soruları sözlü olarak cevaplayınız.
1.  19080 sonrası Türk şiirinde görülen farklı snat anlayışları nelerdir?
1.1980 Kuşağı Türk Şiirinin Poetikası'nda imgeci şairlerin Ahmed Hâşim ve İkinci Yeni şairlerini, mistik-metafizikçi şairlerin Şeyh Gâlib, Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel, Sezai Karakoç ve Ebubekir Eroğlu'nu, folklorik şiir anlayışını sürdürenlerin halk şiirini, destanları ve mitolojik metinleri, şiirin yapılan bir şey olduğunu düşünen şairlerin Yahya Kemal, Behçet Necatigil ve Hilmi Yavuz'u, argo söyleyişi ve altkültürü benimseyenlerin Can Yücel ve Ece Ayhan'ı, anlatımcı şiiri savunanların Anglosakson geleneğini sürdüren bazı İngiliz şairlerini, Yahya Kemal'i ve Attilâ İlhan'ı önemsediklerini, kendilerine örnek almışlardır.



2.1980 Sonrası Türk Şiiri kendinden önceki sanat anlayışlarından hangi bakımdan etkilenmiştir?
1980 Sonrası Türk Şiiri kendinden önceki sanat anlayışlarından tema, dil, üslup, ölçü gibi unsurlar bakımından etkilenmiş benzer şiirler oluşturmuşlardır.
B. Aşağıdaki cümlelerin başına yar gılar doğru ise “D”, yanlış  ise “Y” yazınız.
1.D,
2.D
3.D
C. Aşağıdaki çoktan seçmeli sorularda doğru seçeneği işaretleyiniz.
1. E
2.B
3.A



 SAYFA 130  HAZIRLIK SORULARI
Halk şiirinin genel özellikleri ve beslendiği kaynak hakkında bilgi toplayınız.

HALK EDEBİYATI
Sözlü edebiyat geleneği, Türklerin İslamiyet'i kabulüyle başlayan kültürel değişikliklere uyum sağlamış, özünü kaybetmeden biçim ve içerik bakımından bazı değişikliklerle varlığını sürdürmüştür. Çoğunlukla halkın ortak yaşayışını, beğeni ve değerlerini yansıtan bu geleneğe "halk edebiyatı" adı verilir. Türk halk edebiyatının ilk örnek­leri, İslamiyet'in kabulünden önceki Türk edebiyatında görülmektedir. Ozan, kam, baksı, şaman, oyun gibi adlarla anılan sanatçılar; kopuz adı verilen çalgı eşliğinde sığır, şölen ve yuğ törenlerinde, sade bir dille hece ölçüsünü ve dörtlük nazım birimini kullanarak şiirler söylemişlerdir. Halk edebiyatında nesirden çok şiir alanında ürün verilmiştir.



13 ve 15. yüzyıllarda destan edebiyatından halk hikâyelerine geçilmiştir. 13. yy.da Yunus Emre, 15. yy.da Kaygusuz Abdal ve Hacı Bayram-ı Veli, tasavvuf ve din çerçevesinde şiirler yazmış, halk şiiri geleneğinin ilk şairleri sayılmıştır. 15 yüzyıldan itibaren toplum düzeni değişmiş, göçebelikten yerleşik yaşama geçilirken, ozan, kam, baksı, şaman, oyun; yerini âşıklara bırakmıştır. Destansı şiirlerin yerini koşmalar almış; çalgı aleti olarak kopuzun yerine saz kullanıl­maya başlanmıştır. Bu yüzyılda Bektaşiliğin etkisi artmış, din ve toplumla ilgili düşünce ve eleştiriler önem kazanmıştır. 16. yy.da Pir Sultan Abdal, Köroğlu gibi şairlerle gelişimini sürdüren halk şiiri 17.yy. da güzellemeleri ile ün sal­mış Karacaoğlan gibi bir saz şairini yetiştirmiştir. 17. yy.dan itibaren bazı halk şairlerinde divan şiirinin etkisi görülse de geleneksel çizgisini devam ettirmiş ve başarılı şairler yetiştirmiştir
HALK ŞİİRİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
  *   İçerik, tema ve şekil yönünden İslamiyet'in kabulünden önceki Türk Şiir geleneğiyle benzerlikler gösterir.
 *   Halk şiiri geleneğinde eser verenlerin çoğu halkın içinde gelip onların ortak duygularını yansıtmayı amaçlayan, düzenli bir eğitimden geçme*yen kişilerdir. Özellikle anonim halk şiiri ve âşık tarzı halk şiiri, genel olarak ekonomik durumu çok iyi olmayan, hayatın zorluklarıyla müca*dele eden, edebiyat estetiğinden çok; ince bir sezgi, duyuş algılama yeteneğine sahip Anadolu insanının zihniyet dünyasıetrafında oluş*muştur.
 *   Halk şiiri, divan şiirinde olduğu gibi yüce, yüksek ve ideal olmaya de*ğil hayatın gerçeklerine yönelik bir şiirdir. Bu şiirde önemli olan biçim değil özdür. Bu yönüyle soyut unsurlardan çok somut unsurlar, hayali güzellerden çok gerçek güzeller; mitolojik kahramanlar, olağanüstü olay ve olgulardan çok günlük hayatın gerçekleri şiirde işlenir.
  *  Sözlü gelenek içinde çoğunlukla da irticalen (doğaçlama, birdenbire ve içinden geldiği gibi söylemek) oluşturulan halk şiiri, sonraki kuşakla*ra da genellikle sözlü gelenek yoluyla aktarılmıştır.
*    Şairlerin çoğu şiirlerini ilk söylediklerinde yazıya geçirmedikleri için, şiirlerin birçoğu unutulmuş, hafızalarda kaldığı kadarıyla günümüze ulaşmıştır. Günümüzde bu edebiyata ait bir şiirin, Anadolu'nun farklı yörelerinde, farklı varyantlarıyla karşımıza çıkmasının nedeni budur. (Varyant: Bir eserin aslından çok az ayrılan değişik biçimi)
*    Divan şairleri, kendi şiirlerinden beğendiklerini divan adı verilen kitap*larda toplayıp yazıya geçirmişlerdir. Ancak, halk şiiri, yazılan bir şiir ol*maktan ziyade söylenen bir şiir olduğu için şairlerin hayattayken kendi şiirlerini bir araya getirip yazıya geçirmeleri pek mümkün olmamıştır. Bu nedenle bu şairlerin şiirleri başkaları tarafından "mecmua" veya "cönk" diye adlandırılan defterlerde toplanmıştır.
*    Zaman zaman Arapça ve Farsça sözcükler kullanılmışsa da bu şiir geleneği, halkın konuşma diliyle oluşturulmuştur. Buna bağlı olarak özellikle anonim halk şiiriyle âşık tarzı halk şiirinde Türkiye Türkçesinin ortak sözcüklerinin yanında ürünlerin dilinde yöresel sözcüklere de rastlanır.
*    Anlatım, içten, canlıve yalındır. Divan edebiyatındaki kadar edebî sanatlara fazla yer verilmemiştir. Fakat söyleyiş güzelliği yaratmak için kalıplaşmış benzetmelere (mazmunlara) başvurulmuştur. İnci: diş, kalem: kaş, elma: yanak, ok: kirpik, suna: turna; ela göz, yeşil başlıördek gibi...
*    Şiirlerde, aşk, ayrılık, sevgiliye özlem, doğa güzelliği, ölüm, toplum*sal olaylar, kahramanlık, din ve tasavvuf gibi temalar işlenmiştir.
*   Şiirlerin birim değeri (nazım birimi) genellikle dörtlüktür.
 *   Şiirler, hece ölçüsüyle söylenmiş, en çok 7, 8 ve 11'li kalıplar kulla*nılmıştır. Bunun yanında divan şiirinden etkilenen bazı şairler aruz öl*çüsünü de kullanmıştır. (Âşık Ömer, Kâtibi, Dertli, Gevheri, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni gibi)
*    Halk şiirinde ahengi sağlamak için genellikle yarım ve cinası uyak kullanılmıştır. Bazen de sadece redifle yetinilmiştir. Halk şiiri geleneğindeki şairler özellikle ölçü ve uyak yönünden divan şairleri kadar titiz değiller, biçim mükemmelliğine önem vermezler. Örneğin 8'li hece öl*çüsüyle söylenmiş bir şiirin bazı dizelerinde 7 veya 9 hece bulunması, iki dizesinde tam kafiye bulunan bir dörtlüğün üçüncü dizesinde yarım kafiye kullanılması halk şiirinde zaman zaman karşılaşılan bir durum*dur. Biçimle ilgili bu kusurların nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
*    Bazı, şairlerin okur-yazar olmaması, biçim ve uyak konusunda ye*terli bilgiye sahip olmaması,
*    Şairlerin, şiirlerini saz eşliğinde ve hazırlıksız (irticalen) söyle*meleri,
*    Kulak için kafiye anlayışı benimsenmiştir.
*    Şairlerin biçim güzelliğini değil, anlam güzelliğini ön planda tut*maları.
*    Koşma, semai, mani, türkü, varsağı, gibi nazım şekilleri kullanılmış, temaları Bakımından şiirler, güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt, nefes, ilahi, sathiye gibi isimler almıştır. İşledikleri temaya göre adlan*dırılan bu ürünler halk şiiri nazım türlerini meydana getirmiştir.
*    Şiirler çoğu zaman müzikle iç içedir, belli bir ezgiyle söylenir.

HALK EDEBİYATININ BESLENDİĞİ KAYNAKLAR
Halk kültürü ulusal kültürün en önemli, en verimli kaynaklarında biridir. Halk şiiri ise bu kaynakların en etkin, en yaygın ve özgün kollarındandır. Halk şiirinin genellikle sözlü bir etkinlik olması ve egemen çevrelerce küçümsenmesi onun yazılı kaynaklara geçmesini kısıtlamıştır. Bu nedenle, halk yığınları onu yüzyıllarca gözü gibi korumuş, kulaktan kulağa ve kuşaktan kuşağa aktararak bugünlere getirmiştir. Geçmişte resmi tarihlerle şair tezkireleri ona pek az yer ayırmışlardır. Okuyup yazma bilenlerce sonradan düzenlenen cönkler ise hem sayılıdır, hem de çoğu zaman yitip gitmiştir. Cumhuriyet döneminde ise uzmanlarca yapılan yayınlarla sınırlı kalmıştır.


Sınıfa Cum huri yet Döneminde âşıklık geleneğini devam ettiren sa natçıların şiirlerin den örnek ler getiriniz, bu dönem sanatçıları hakkında bilgiler toplayınız.
Acı Gurbet
Çilelerim köprü oldu Tuna'ya,
Dilimden anlamaz kulun Almanya.
Döneceğim günü hep saya saya,
Ömrümü tüketti yılın Almanya.

Ne çıkardın beni ne de batırdın,
Emeğimi yiye yiye bitirdin,
Gençliğimi benden aldın götürdün,
Bana mı kalacak malın Almanya?

Yıllar var hasretim, yârana dosta,
Isıcak bir çorban görmedim tasta,
Sana sağlam geldim, eyledin hasta,
Zıkkım olsun paran, pulun Almanya.

El gibi sıraya katışamadım,
Evlat oldum elden tutuşamadım,
Anam, babam öldü yetişemedim,
Köyüme çok uzak yolun Almanya

Ne murat almışım, ne de alırım,
Daha çok vatana hasret kalırım,
Vâde dolar bir köşende ölürüm,
Ârif'i götürür salın Almanya.
Ozan Arif
 Âşık Vey sel, Neşet Ertaş ve Ozan Arif’in ha yatları ve yetiştikleri or tam hakkında bilgi
top layınız.
AŞIK VEYSEL (Şatıroğlu)  (1894-1973)
Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan Köyü'nde doğdu. Yedi yaşında iken çiçek hastalığına yakalanarak gözlerini kaybetti. Babasının telkiniyle saz çalıp şiir söylemeye başladı. Ahmet Kutsi Tecer'in yardımıyla yurt çapında tanındı. Köy Enstitülerinde halk türküsü öğretmenliği yaptı. TBBM tarafından özel bir kanunla kendisine maaş bağlandı. Halk şiirinin başarılı örneklerini verdi. Şiirlerinde dünyanın geçiciliği, ölüm, kardeşlik, birlik-beraberlik ve sevgi gibi temaları işledi. Şiirleri, Dostlar Beni Hatırlasın adı altında bir kitapta toplandı.
NEŞET ARTAŞ
Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesine bağlı Kırtıllar köyünde doğan, ozan ve Halk Müziği sanatçımızdır. Babası saz ustası Muharrem Ertaş, annesi Döne Hanım'dır. İlkokula gittiği yıllarda önce keman, sonra da bağlama çalmayı öğrendi Babası ile birlikte yörenin düğünlerinde sazı çalıp türküler söylemeye başladı Etkilendiği tek kişinin babası olduğunu söyleyerek, "Babamla ben aynı ruhun insanlarıyız." derdi.
Neşet Ertaş, 1950'li yılların sonunda İstanbul'a gelerek ilk plağını "Neden garip garip ötersin bülbül?" adı ile babası Muharrem Ertaş'a ait bir türküyle çıkardı Halk tarafından çok beğenilen bu plağı, ardından diğer plak, kaset ve halk konserleri takip etti. Daha sonra Ankara'ya yerleşti. Burada yaşadığı hastalıklar sebebiyle kardeşinin daveti üzerine Almanya'ya gitti. Çocuklarının eğitimi ve sanat çalışmalarından dolayı uzun süre Almanya'da kalan sanatçı, 2000 yılında İstanbul'da verdiği konserle sahne hayatına döndü.
Ertaş, UNESCO'nun ''Yaşayan İnsan Hazinesi'' ilan ettiği Ertaş, Abdal müzik geleneğinin en önemli temsilcilerindendi
Neşet Ertaş, TBMM'nin ''Üstün HizmetÖdülü'' verdiği Abdal müzik geleneğinin en büyük temsilcilerindendi.
Kırşehir'in Çiçekdağ ilçesindedoğan ve Kırşehir'in Abdalları'ndan olan Ertaş, keman ve bağlama çalmayı 5-6yaşlarında öğrendi.
Annesinin vefatından sonra Orta Anadolu Türkmen/Abdal Müziği geleneğininbilinen en güçlü temsilcilerinden biri ve en büyük bozlak ustası babası MuharremErtaş ile yöredeki düğünlerde saz çalıp, türkü söylemeye başlayan Ertaş'ınetkilendiği tek kişi babası Muharrem Ertaş oldu.
Ertaş, 14 yaşında İstanbul'a giderek babasına ait ''Neden Garip GaripÖtersin Bülbül'' türküsünün adını verdiği ilk plağını çıkardı. Çok beğenilen buplağı, diğer plak, kaset ve konserler takip etti.
''Hepimiz bu devletin sanatçısıyız''
İstanbul'da 2 yıl yaşayan Ertaş, daha sonra Ankara'ya yerleşti.Gazinolarda çalışan ozan, sağlık sorunları nedeniyle 1979'da Almanya'ya gitmekzorunda kaldı.
Çocuklarının eğitimi ve sanatsal çalışmalarından dolayı 23 yıl Almanya'dakalan büyük ozan, 2000 yılında İstanbul'da verdiği konserle Türkiye'deki sahnehayatına geri döndü.
İzmir'e yerleşen ''Bozkırın tezenesi'', Süleyman Demirel'incumhurbaşkanlığı döneminde kendisine sunulan ''Devlet Sanatçısı'' unvanını,''Hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı banaayrımcılık geliyor'' diyerek kabul etmedi.
Ozana, 2006 yılında TBMM tarafından Üstün Hizmet Ödülü verildi. BirleşmişMilletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO da 2010 yılında Ertaş'ı ''Yaşayanİnsan Hazinesi'' olarak ilan etti.
Çok sayıda ünlü onun türkülerini seslendirdi
Yıllar önce ''Kırşehirli Mahalli Sanatçı'' olarak bilinen Neşet Ertaş'ın çok sayıdaki türküsü Barış Manço, Cem Karaca, Selda Bağcan, ZekiMüren başta olmak üzere pek çok ünlü isim tarafından da seslendirildi. Sonyıllarda sağlık sorunları nedeniyle İzmir ve İstanbul'da tedavi gören, çeşitlioperasyonlar geçiren Ertaş, bir süre önce Medical Park İzmir Hastanesi'nekaldırılmıştı.
69 yaşındaki Ertaş'ı tedavisi süresince eşi Seyhan, çocukları Döne, Cananve Hüseyin Ertaş yalnız bırakmadı.
OZAN ARİF
Ozan Arif Giresun`un Alucra ilçesine bağlı şimdiki ismi ile Yükselen eski adı ile Hapu köyünde 10 Haziran 1949`da doğdu. Babası yörenin sevilen simalarından rahmetli Muharrem Çavuş’un (Muharrem Şirin) oğlu Mehmet Bey, annesi Fatma Hanım da, yine komşu köy Demirözü`nden aynı şekilde sevilen rahmetli Gençağa Eşkünoğlu`nun kızıdır.
Babasının memuriyeti dolayısıyla, ilk ve ortaokulu Samsun`da bitirdikten sonra, hayli kalabalık olan ailesine kısa zamanda maddi yardım yapabilmek düşüncesiyle öğretmen okuluna başladı. 1969-1970 döneminde Perşembe İlköğretim Okulundan mezun oldu. Okul süresi boyunca kışları okuyup yazları rençberlik yapan bir öğrenci idi. İlk göreve başladığı okul, ailesinin bulunduğu Samsun`da Karaoyumca köyündeki ilkokuldur. Bir yıllık stajyerlik süresinden sonra, yine Samsun`da Devgeriş köyüne tayin oldu. 1972 yılında yine aynı köyde stajyerlik yapmakta olan ve ona ömrü boyunca en büyük desteği veren Süheylâ hanımla evlendi. Devgeriş köyünde beş yılı öğretmenlik, dört yılı ise okul müdürlüğü olmak üzere dokuz yıl hizmet vermiştir. İnançlarından ve prensiplerinden asla taviz vermeyen bir kişiliğe sahip olan Ozan Arif, o devrin yöneticilerinin büyük baskısı ile, maalesef 1979 yılında öğretmenlik mesleğinden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Öğretmenlik mesleğini çok seven Ozan Arif`in çok başarılı takdirnamelerle dolu meslek hayatına rağmen, o günün şartlarında başka bir tercihi de kalmamıştı.
Derken, 12 Eylül 1980 olaylarıyla birlikte, inanan, milli ve manevi değerlerine sahip çıkan, memleketin, milletin bekasını düşünen bir çok vatansever insan gibi yanlış değerlendirilmekten çok büyük bir üzüntü duyan Ozan Arif, ailesini, çocuğunu ve hepsinden önemlisi, öz vatanı Türkiye`yi geride bırakarak, 24 Eylül 1980 tarihinde Almanya`ya gitti. Onbir yıllık acı bir ayrılıktan sonra, 5 Kasım 1991`de nihayet memleketine ve vatanına geri dönmesi nasip oldu. Bu süre zarfında, dünyada nerede bir müslüman Türk insanı varsa onu gidip bularak, milli heyecanın filizlenmesine yardımcı olmuş ve önemli görevler almıştır.
Daha çocuk yaşlarda iken Kerem ile Aslı`yı, Leyla`ile Mecnun`u, Karacaoğlan`ı, Köroğlu`nu, Dadaloğlu’nu, Yunus`u ve daha nicelerini okuyarak aşk cönklerini ezberleyen Ozan Arif, Karadeniz`de, yaşadığı yörede hayli yaygın olan irticalen Türkü söyleme sanatı sayesinde çok meşhur oldu. Hatta eskiden destan satıcılarının Ozan Arif`e destanlar yazdırıp, daha sonra bunları bastırarak dağıtmaları sebebiyle, yörede ismi çok duyulan bir aşık olmuştur.
İlk olarak ortaokul ikinci sınıfta sesine aşık olduğu bağlama ile tanışan ve hayli dar olan aile bütçesinden biriktirdiği harçlıklarla, 1964`te İstanbul`da bulunan Şemsi Yasıtman saz evinden 15 liraya aldığı bir bağlama ile ses ve saz dünyasının içine giren Ozan Arif, o gün bugündür hiç susmadan ve hak bildiği yoldan taviz vermeden gönül dostlarına seslenmektedir.
Sı nı fa Ne şet Er taş’ın “Gö nül Da ğı” adlı eserinin ses kaydını getiriniz.
.......................
 “Na zire” teriminin anlamını ve halk şiirin de nazire yazma geleneğinin olup ol ma dığını
araştırınz.
NAZİRE:
Bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı şekil, vezin, kafiye ve redifle yazılan şiir. Nazire yazmak yazan için bir onur olduğu gibi yazılan için de bir onur, bir taltif olarak görülmüştür.
Kelime Arapça "eş, değer" anlamlarındaki nazir’den gelir. Nazire yazma, tanzir, tanzir etme diye anılır. Nazire geleneği Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir. İranlı şairler nazireye cevâb adını verirler. Alay ve şaka yollu yazılmış nazirelere tezhil veya hezil denir.
Halk edebiyatına daha çok atışma geleneği hakimdir.
Atışma,aşıkların dinleyenler karşısında,deyişme sırasında birbirini iğneleyici fakat mizah çerçevesi içinde söyleşmeleridir.Karşılama,aşıkların rakibine üstün gelmek için soru cevaplı tarzı seçmesi yada onu mat etmenin yollarını aramasıdır.Aşıkların doğaçlama, karşılıklı olarak belirli bir kural çerçevesinde söyleşmelerine "atışma" denir.Atışma, en az iki aşığın dinleyici huzurunda karşı karşıya gelerek birbirlerini sazda ve sözde belli kurallar çerçevesinde denenmeleri esasına dayanır.

0 yorum: